1

Arkadi & Boris-Strugatski - Pazartesi Cumartesiden Başlar


Bazen insan, Batı’da çok tanınmayan ama yemek kitaplarından daha çok satmayı hak eden bir romana rastlar. İşte Pazartesi Cumartesiden Başlar da böyle bir kitap.

Kitabın, İngilizce konuşulan bölgelerde niçin bu denli tanınmamış olduğunu anlayabilmiş değilim. Strugatski kardeşlerin Batı’da en çok o efsane bilimkurgu kitabı Uzayda Piknik (1971) ile tanındığı doğru olsa gerek. Aynı kitap, Rus yönetmen Andrey Tarkovski’nin ellerinde yoğrulunca ortaya korkunç derecede etkileyici bir film olan İz Sürücü (1979) çıkmıştı. Film, Strugatskiler’in yazdığı tarzda kitapların Batı’da nasıl algılandığını ortaya koymuştu bir nevi. Aslına bakarsanız Uzayda Piknik roman olarak Tarkovski’nin sinematik şaheserinden çok daha değişken ve neşeliydi; hatta bu durum, Rus bilimkurgusunun bu iki devi tarafından yazılmış bütün romanlar için geçerli. Ürünleri hep çok geniş çapta ve çeşitliydi. Her zaman yaratıcı, büyüleyici, düşündürücü ve harika birer yazar olmayı sürdürdüler. Pazartesi Cumartesiden Başlar da, ustaca yazılmış olması ve sürükleyiciliği bir yana, okurken insana baştan sona haz veren bir roman. Bazı romanlar insanda hayranlık uyandırır, bazılarıysa mesafeli bir saygı; bu roman ise âşık olunacak bir roman.


Şaşa, Sovyetler dönemi Leningrad’ından genç bir bilgisayar programcısıdır ve birlikte Karelya bölgesinin (Rusya’nın İsveç ve Finlandiya’yla sınır olan bölgesi) bozulmamış doğasına seyahate çıkacağı arkadaşlarıyla buluşmak üzere arabayla kuzeye doğru gitmektedir. Roman 1960’ların ortasında, bilgisayarların yeni çıktığı ve küçük birer ev boyutunda olduğu dönemde yazılmış. Yani Saşa’nın mesleği, o zamanlar, bugünküne nazaran daha modern ve ileri teknoloji bir meslek olarak görülüyordu. Saşa’nın yolda arabasına aldığı iki otostopçu onu kendi çalıştıkları yer olan Yüksek Okültasyon Kurumu Hususî İzat Çalışmaları için ikna etmeye uğraşırlar. (Orijinal dilde burada bir espri de yapılmış: Şirketin isminin kısaltması ‘NiiChaVo’, bu da Rusçada ΗͶЧnyero yani ‘önemi yok!’ veya ‘lafı bile olmaz!’ anlamına geliyor.) Başta isteksiz olan Şaşa bir süre sonra teklifi kabul eder. Böylece etkileyici, zamansız ama genelde bir hayli komik maceralara atılır.

Enstitü, bilimin garip ve öngörülemez bir kolu olarak kabul edilen sihri kullanmakta ve araştırmaktadır. Kitaptaki mizah, yazarların, tipik bir akademik topluluğun başarılı tasviri ile efsanelerde ve Rus masallarında bulunan sihirli karakterleri ve nesneleri birleştirebilme yeteneğine dayanıyor.

Yazarlar, neden bahsettiklerini biliyorlardı. Pazartesi Cumartesiden Başlar’ı yazdıkları sırada Boris hâlâ bir astronom akademisyen ve bilgisayar mühendisi olarak çalışıyordu (1966’da tam zamanlı yazarlığa döndü), Arkadi’nin dil eğitimi de Sovyet döneminin büyük örgütleri için çalışma tecrübesi olduğu anlamına geliyordu. Hikâyedeki sihirli unsurlar ne kadar renkli ve yaratıcı olursa olsun bu romanı en canlı kılan özelliği, bu tarz örgütlerin işleyişine tuttuğu aynadır. Aslına bakarsanız ‘işleyiş’ tam olarak doğru bir kelime olmadı zira bu fevkalade ve rengârenk Enstitü son derece inanılır bir biçimde işlevsiz. Araştırmaya çalıştıkları evren sonsuz; böylesine bir şeyi araştırmak da sonsuz zaman gerektirir. Bu durumda çalışıp çalışmamaları hiçbir şeyi değiştirmez ama eğer çalışırlarsa bunun kozmosta düzensizlik gibi bir yan etkisi olabilir. Bu nedenle üretken bir iş yapmamaktadırlar. Günümüzde de çoğu üniversite buna benzer, muhtemelen resmiyete dökülmemiş bir mantıkla işliyor.

Bazen bu roman ile Harry Potter kitapları arasında karşılaştırmalar yapılıyor. Benzer yanları son derece açık: Her ikisi de kuzeydeki bir resmi kuruluşta büyücülük okuyan bir grup insanı anlatan komik ve yaratıcı birer hikâye. Rowling’in Strugatski kardeşlerin romanından haberdar olması sanırım muhtemel, ancak şu da kabul edilmeli ki bu romanın özü, Potter kitaplarınınkinden çok daha farklı. Rowling’in karakterleri için büyü, tutarlı bir sistem: Karmaşık fakat anlaşılabilir, öğrenenlerin de son derece ciddiye aldığı bir sistem. Strugatskiler için ise büyü çok daha garip, daha rastlantısal ancak aynı derecede zevkli. Dilekleri yerine getiren ve konuşan devasa turna balığı, ağaçtaki denizkızı, hikâyelerin yalnızca başını hatırlayabilen kedi, harcayınca (ama yanlışlıkla düşürürseniz geçmiş olsun) yine cebinize dönen sihirli madeni para, rüyaları yorumlayabilen divan, sürücüsünü bilimkurgunun hayali geleceklerine fırlatabilen motosiklet… Bunların hepsi muhteşem şekilde yaratıcı, etkileyici ve büyü dolu. Ancak öyle bir yazılmış ki okuyucunun beklentilerini kasıtlı olarak yanlış yönlendiriyor; J.K. Rowling’den ziyade P.K. Dick yani. Romanın bazı kısımları bana Pratchett’i anımsattı: Strugatskilerin yarattığı o rengârenk büyücü, vampir ve memur. Çokbilmiş veya çalımlı karakterlerinin çoğu, okurken Diskdünya karakterlerini anımsatıyor. Fakat elbette Pratchett, romanlarında tutarlı hikâyeler ve tanımlanabilir etik bir ana tema temin ediyor. Strugatskilerin dünya görüşü tam olarak böyle değil; romanları da ahlaki açıdan daha ucu açık ve daha durağan. Kısacası Pazartesi Cumartesiden Başlar harika bir şekilde sıradışı. Hatta öyle sıradışı ki o uzaklaştıkça sıraların ardında görünmez oluyor, sonra bir bakıyorsunuz gelmiş sıranın en önüne oturmuş.

Enstitü, büyüyü bilimsel açıdan araştırmaya kalkışıyor ancak -romana göre- büyü, doğası gereği her türlü sistemleştirmeye meydan okuyor. Dolayısıyla bu kitabı bilimsel böbürlenme üzerine veya daha ziyade Sovyetler Birliği döneminde bilimin kullanılışı üzerine bir taşlama olarak okuyabiliriz. Kitaptaki en önemli karakterlerden biri olan Ambrosi Ambruazoviç Hopgeldio, kötü şöhretli Sovyet ‘biliminsanı’ (tırnak işaretleri kasten kullanıldı) Trofim Lysenko kabaca temel alınarak yazılmış. Ayrıca Hopgeldio’nun görkemli ve felaketle sonuçlanan deneyleri de romanda oldukça komik anlatılmış. Sanırım buna ‘bilim üzerine bir taşlama’ demek, kitabı yavan ve olduğundan daha az tatmin edici gösteriyor. Ben bu romanı, insanlığın efsanelerinde ve hikâyelerinde büyünün yerine dair bir keşfe çıkar gibi okumayı tercih ederim.

Büyünün, insanların hikâyelerindeki varsayılan mod olduğunu inkâr etmek son derece güç. Bütün efsanelerde ve şiirlerde insan bilincinin sınırlarını aşan sihirli güçler ve dönüşümler vardır. Ortaçağ romantizmleri ve destanları fantastik, mucizevi şeylerle doludur. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda, içinde sihirli hiçbir şeyin olmadığı bir hikâye anlatımı (biz buna bazen ‘Gerçekçilik’ de diyoruz) ortaya çıktı ve doğruluk, bir düstur haline geldi. Gerçekçi romanlara karşı değilim elbette fakat onların, geniş bağlamda bakıldığında, insanlığın hikâyelere olan açlığında yalnızca birer sapma olduğunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Pazartesi Cumartesiden Başlar büyüyle ilgili bir roman fakat büyüyle ilgili diğer kitaplara benzemiyor. Konusu ‘büyü’ olan neredeyse bütün hikâyelerde ortak bir özellik mevcut: Büyünün kuralları vardır. Bunun sebebi ‘büyülü düşünmenin’ kuralları, yani psikolojik kuralları olması. ‘Büyülü düşünme’ batıl inançta, ritüellerde, duada ve dinde olduğu kadar obsesif kompulsif davranışlarda da iş başında olan yaygın bir ruhsal durumdur; insanların davranışları ve inançları ile kozmik ihtimaller arasında bir nedensellik ilişkisi vardır. Büyünün hiçbir kuralı olmadığı bir fantazi kitabı yazmak nasıl olurdu merak ediyorum. Eminim çok yapıcı olurdu ve gizlenmiş gerçeği nihayet gün ışığına çıkarırdı: Fantazi türünü büyüden dolayı sevdiğini zanneden milyonlarca insan aslında kuralları seviyor.

Pazartesi Cumartesiden Başlar tam olarak öyle bir kitap değil ama aklıma gelen bütün kitaplardan çok daha yaklaşmış olduğu kesin. Strugatskiler, bazı insanlar için bilim ile büyünün zıt terimler olmadığını biliyor; bazı insanlar için ‘bilim’ o kadar karmaşık ve uzmanlık isteyen, o kadar anlaşılmaz ve öylesine olağanüstü teknolojilere çevrilme ihtimali olan bir alan ki o da aslında bir büyü türü. Yüz milyonlarca insanda iPhone’larının içinde tam olarak neler döndüğünü bilen bir kişi bile yok. Kadın, erkek; sıradan vatandaşa kalırsa Akademinin bilimsel yayınları simya zırvası veya peri masalı olsa yeridir.

Bunun ise garip bir sonucu var. Bu harika romanın derinlemesine anladığı bir sonuç. ‘Gerçek büyü’ hakkında konuşup onu ‘sahne büyüsünden’ tıpkı illüzyon gibi aslında büyü bile olmayan bir şeyden ayırmaya çalışıyoruz. ‘Sahte büyü’ bu. Ancak ironik olarak gerçek büyü aslında yapılamayan bir büyüdür; ‘gerçek olmayan’ sahne büyüsü ise aksine bir performans olarak sergilenebilir. Hoş bir ironi bu, fakat bundan da fazlası var: Performansın -ki bu kategorinin altına sahneleme, sinema, kitap ve şarkıları da ekleyebiliriz- gerçeklik mantığını altüst ettiğini ortaya koyuyor. Bu tuhaf paradoks, bu eşsiz romanın tam kalbinde yer alıyor. Büyü ‘gerçek’ olsaydı sahnenin, performansın, tiyatro şirketlerinin veya didişen, entrika çeviren ve şanslarını arayan insanların mantığında da var olurdu. Ancak büyü gerçek değilse ve gerçek hayatın bir parçası değilse o zaman rüyaların, arzuların ve psikolojik fantezilerin dünyasına geri çekiliyor. Bu hayali yaratımdaki deneyim bizi başka nerelere götürür kim bilir?


Adam Roberts
Çeviren:
Sevda Deniz Karali

1 yorum:

Bilibili Yavrucak, Zıbartan Teması © 2017 - 2020 Bilibililer