1

Pierre Boulle - Maymunlar Gezegeni


Türün Kadar Konuş!

Kutlukhan Kutlu



Tarihçi Yuval Noah Harari Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens (İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi) kitabında, insanın çok yakın dünya tarihindeki “yükselişini, nasıl olup da son birkaç on bin yıl içinde dünyaya hâkim, ona en büyük etkide (ne yazık ki giderek de daha olumsuz etkide) bulunan tür haline geldiğimizi açıklamaya koyuluyor. Bunu yaparken de cevabı tek bir “insan”da değil, ortak çalışabilen çok büyük bir grup olarak “insanlar ”da arıyor. Harari’ye göre tek bir insanın “hayatta kalma” konusunda, diyelim ki tek bir şempanzeye kıyasla hiç de öyle ciddi bir avantajı yoktur; mesela ikisini bir ıssız adaya koysanız, muhtemelen şempanze hayatta kalma konusunda daha başarılı olacaktır. Ancak sayı büyüdüğünde, insan “tür”ü giderek avantajlı duruma gelir, bunun sebebi de çok büyük sayılarda çok esnek biçimde işbirliği yapabilmesidir. Dünya açısından hayli kritik bu durumun temeline “öykü”yü yerleştirir Harari, insanın kurgu yaratma ve ona inanma gibi tuhaf, diğer canlılarda bulunmayan bir özelliğe sahip olmasını. Büyük ölçekli insan ortak sistemlerinin hepsi -dinler, hukuk sistemleri, politik sistemler, hatta para- beraberce inandığımız öykülerden ibarettir ve insan medeniyeti tamamen bu öykü üretme, anlatma ve gerçek yerine koyabilme meyli (ya da belki, becerisi) üzerine kuruludur, Harari’ye göre. Diğer türler iletişim sistemlerini sadece gerçeği tanımlamak için kullanırken, insan dilini sadece gerçekliği tanımlamak değil, gerçeklik yaratmak için de kullanır ve onu diğer hayvanlardan, nihayetinde de kendi biyolojik “familyasından, yani “büyük insansı maymunlar” başlığı altında toplanan şempanze, goril ve orangutandan ayıran, bu özelliği olmuştur.



Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni’nde Dünyalı kahramanlarımızın Soror (yani “kızkardeş”) adını verdikleri gezegenin hâkim türleri olan “maymunlar”la (Bizde de Fransızca aslında olduğu gibi “maymun” terimi kullanılıyor; ancak bu terim, “büyük insansı maymunlar”ı da içerecek şekilde düşünülmeli. Nitekim İngilizcede yerleşen çeviride tam bu terime karşılık gelen bir kelime, yani “Ape” kullanılıyor - kuyruklu maymuna işaret eden “Monkey” kelimesinin kullanıldığı çeviri ise, artık sadece hoş bir bilgi olarak akıllarda kalmış bulunuyor, İngilizce konuşulan dünyada.) karşılaşma sahnesine bu ışıkta bakmak epey ilginç oluyor. Çok uzaktaki Dünya’dan Betelgeuse yıldız sistemindeki bir gezegene inmiş olan Fransız gazeteci Ulysse Mérou, Profesör Antelle ve fizikçi Arthur Levaine, bu sahnede kendilerini bir av partisinin ortasında buluyorlar. Partinin “avcı” tarafında yine Harari’nin “öykü anlatabilen” ve bu yüzden de medeniyet kurabilmiş olan büyük insansı maymunları var, olmasına da… o insansı maymunlar, “insan” değiller bu sefer! Tüfek kullanan, konuşan, politik sisteme ve yirminci yüzyıl Dünyası medeniyetinde şehirlere sahip “uzak akrabalarımız” bunlar, yani goriller, şempanzeler ve orangutanlar. En azından dış görünüşüyle “homo sapiens” izlenimi veren ama hiçbir şekilde “sapiens” yani “bilen” olmayan, dil geliştirememiş, “öykü” yeteneğine haiz olamamış, dolayısıyla da ilkel kalmış “Soror insanı“nın payınaysa, söz konusu partinin “av” tarafı düşüyor.

Dünyalı üç kahramanımıza gelince… Öykü anlatabilen ve öyküye inanabilen, alabildiğine “medeni” canlılar olmalarına rağmen, ezberlerini bozan bu tuhaf “rol değişimi” karşısında, kâinatın onlara anlattığı yeni öyküye inanmaz halde, şok geçiriyorlar. Ve isteseler de istemeseler de, onlar da “av”lar!

Maymunlar Gezegeninde hiç şüphesiz pek çok etkileyici an var ancak benim için öteden beri kitabın yaklaşımı ve cazibesi konusunda anahtar niteliğindeki sahne, bu sahne olmuştur. Pierre Boulle’un öyküsüne güç veren yapışık zıt kutupların, yani “insan türünün bekası”na dair çok temel hatta ilkel bir korku ile keskin bir hicvi ateşleyen mizahın kol kola gittiği bir an bu çünkü. Etrafında tüm Sororlu “insanlar” panik içinde, akılsızca, en iyi ihtimalle birkaç sefer hayatta kalmış yaban domuzununkine denk bir uyanıklıkla hareket ederken, kahramanımız Mérou, “maymunlardan kaçmayı kendine yakıştıramıyor… Nice öykü görüp geçirmiş, ömrü boyunca kendini ekoçöplüğünün tartışmasız horozu olarak görmeye alışmış aklı ona kaçmayı bırakıp doğrulmasını, “hayvan”ın üstüne yürümesini, onu bir güzel pataklamasını öğütlüyor. Ancak Mérou bunu yapamıyor; içgüdü baskın çıkıyor ve gazeteci, basit bir sürü hayvanı gibi, diğer kaçışan “türdeşlerine uyup kendini ağaçların arasına atıyor. Kadim hayvani korkusu, daha genç olan cins özgüvenine galebe çalıyor. Sahnenin temel başarısı da Boulle’un insan denen “özel hayvana sadece “özel” yönünden değil, “hayvan” yönünden de bakmada, onu ikisi arasında sıkışıp kalmış bir varlık olarak çizmedeki marifeti. Nitekim yazar bu karşılaşmanın ardından öyküsünü daha büyük bir tezgâhta dokurken de hayvan ile insanın, korku ile aklın (hicvin) yarattığı ikiliği hiç elden bırakmıyor.

Tarihçi Yuval Noah Harari, kitabında çok büyük çaplı öykülerden bahsediyor elbette; dinden, hukuktan, paradan… Ancak bir de böyle büyük sistemleri oluşturmamakla birlikte gücü yine de muazzam olan klasik anlamdaki öyküler var. Odysseus’ün öyküsü, Doktor Frankenstein’ın öyküsü, Luke Skyvvalker’ın öyküsü. Bu öyküler nesillerce anlatılıyor, nesillerce dinleniyor (ya da izleniyor) ve insanların kültürünün, simgeler sepetinin parçası haline geliyor. Hayatımızda yaşadıklarımıza eşlik eden, anlam ve ilham için zaman zaman yaslandığımız birer yoldaş oluyor. Tabii, ancak en büyük, en etkili öyküler için ayrılmış bir konum bu… Yine de Maymunlar Gezegeni’nin bu öyküler arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Tabii bir şartla: Bu yerin Pierre Boulle’un kitabından ziyade, 1968 tarihli Amerikan film uyarlamasının popülerliği sayesinde kazanıldığını belirterek.

Biz kitapseverler için filmlerin etki alanının büyüklüğünü, kitap sayfalarında başlayan öykülerin kitlelerin zihninde daha çok film kareleriyle yer ettiğini kabul etmek bazen zordur. Özellikle de sevdiğimiz metinler söz konusuysa. Gelgeldim nice kitabın kaderi, filmlerinin gölgesinde yaşamak oluyor. Çok da şaşırtıcı değil bu, ne de olsa sinema, özellikle de serpildiği yirminci yüzyıl içinde popüler kültür üretmeye ve kitlesel aşinalık yaratmaya kitaplardan epey daha yakın gezindi. Hedefi on ikiden vurduğunda da ortaya fenomenleşmiş filmler, unutulmaz anlar çıktı. Anthony Burgess’ın yazdığı satırlarda başlayan ama artık neredeyse hep Stanley Kubrick’in uyarladığı filmle anılan Otomatik Portakal’da olduğu gibi.

Maymunlar Gezegeni dendiğinde de çoğunun aklına hemen filmler gelecektir. En çok da 1968 tarihli ilk film, yani Maymunlar Cehennemi - özellikle de finali. Kahramanımız Taylor’ın atıyla sahilde yasak bölgeye girerek yaptığı o altüst eden keşif. Bu final sayesinde film, beyazperdede arzı endam etmiş en unutulmaz distopyalardan, yani karanlık gelecek öykülerinden biri haline gelmiştir. Öyküsü aslında filminkinden tamamen de farklı olmayan kitap ise, öyküsünü nasıl çerçevelediğinin ve finalini nasıl yaptığının bir sonucu olarak, bambaşka bir vaka teşkil ediyor.

Bu kadar finaliyle anılan bir öykünün kaynak metninden bahsederken herhalde ilk değinilmesi gereken şey, filmin o meşhur, öldürücü “son darbesi”nin kitaptan gelmediği. Evet, filmdeki kasvetli final tamamen senarist marifeti. Kitapta bambaşka bir sürpriz son var -daha az kasvetli, daha oyunbaz. Bu kendi başına çok da büyük bir fark gibi görülmeyebilir ama iki eser de yolculukları boyunca finalinin doğasına uygun evriliyorlar; dolayısıyla sadece nihayetinde ne dedikleri değil, nasıl bir karakter oldukları bakımından bile birbirlerinden ayrılıyorlar. Franklin J. Schaffher tarafından yönetilen ve senaryosu Alacakaranlık Kuşağı‘nın yaratıcısı Rod Serling’in imzasını taşıyan film, 70’ler distopya sineması rüzgârını erkenden estirmeye başlayacak bir bilimkurgu sineması başyapıtıydı. Pierre Boulle’un kitabıysa, elbette bilimkurgusal bir çerçeveye sahip (hatta uzay seyahatinin nasılına dair birtakım renkli ayrıntılar da vermekten geri kalmıyor - üstelik bunu uzay operasının biçimsel atalarından deniz serüveni öykülerine epey bir göndermede bulunarak yapıyor)… Ama başlıca tasaları bakımından çok da klasik bilimkurgu yazarının kafasından çıkmış gibi işlemiyor. Bu da normal çünkü klasik bir bilimkurgu yazarının kafasından çıkmış değil.

Bilimkurguya, insanı üretimi (bu üretim ister bilim ve teknoloji olsun, ister fikir, ister toplumun ta kendisi) üzerinden ele alan ve bu yüzden de “gidişatla özel ilgi gösteren bir tür olarak da bakılabilir. Nitekim altmışlı yıllarda bilimkurgunun Yeni Dalga yazarları bugünümüzün yarınımızı nasıl belirlediği üzerine, çoğu da kasvetli ama son derece öykülü öyküler anlatmışlardı. Bir anlamda toplumsal ikaz lambalarıydı gibi bu öyküler; “1984 daha çok 1948’dir” yakıştırmasının dile getirildiği üzere, distopyalar yazıldıkları dönemin korkularını, toplumsal ruh halini resmediyordu aslında.

Pierre Boulle ise bilimkurgu türünü mesken bellemiş yazarlardan değil. (Çokça bilinen diğer kitaplarından birine örnek olarak, yine ünlü bir filme kaynaklık eden Kwai Köprüsü’nü gösterebiliriz.) Boulle için Maymunlar Gezegeni, hayvanat bahçesinde gorilleri inceledikten sonra insanlar ve diğer insansı maymunlar arasındaki ilişki üzerine kafa yormaya başlamasıyla kaleme aldığı bir “fantezi” teşkil ediyor. Film uyarlamasından farklı olarak, modern insanın sorumluluğuna odaklanmıyor Boulle öyküde, daha ziyade kaçınılmaz kaderine gözlerini dikiyor. Bunun sonucunda da ortaya 60’lar toplumu üzerine bir yorum değil, genel olarak insan üzerine bir yorum çıkarıyor. Kasvetli bir gelecek tablosu değil, egzotik bir yolculuk. Gulliver’ın Gezileri tarzında bir hiciv.

Evet, Gulliver’ın Gezileri. Bugün bu ismi duyduğumuzda çoğumuzun zihninde birbirinden farklı diyarlara yolculukların yapıldığı sevimli bir çocuk öyküsü canlanıyor. Oysa metnin basitleştirilmemiş hali, insanın kendini ne tür kalıplara döktüğüne dair okkalı bir alegoridir de aynı zamanda. Bu da şaşırtıcı değil çünkü Gulliver’ın yaratıcısı Jonathan Swift, 18. yüzyılın en büyük hiciv ustalanndandı. Kaleminin alaycı keskinliğini, İrlandalı fakir kesimin çocuklarının yaşadığı zorlukları uzun uzun anlattıktan sonra çözüm niyetine onları küçük yaşta zenginlere “yemek olarak” satma teklifinde bulunduğu “Alçakgönüllü Bir Öneri”de göstermişti. Gulliver’ın ziyaret ettiği diyarlar da sakinlerinin kurdukları toplumlarla, kültürleriyle ve davranış biçimleriyle, zamanın insanının (daha çok da Britanya insanının) komik aynalardaki bir yansıması gibiydi. En olmadık şeylerden aralarında uçurum oluşmuş Lilliputlular, her anlamda akılları bir karış havada bilimci Laputalılar ve Akıl yolunda İnsani olanı yitirmiş gibi görünen bilge atlar, yani Houyhnhnmlar… Envai tür “aşırı” meyille dalga geçen bir “insana bakış”tı Geziler.

Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni de birçok açıdan aynı yolun yolcusu. Sinema uyarlamasının aksine, insanlığın “bu gidişle” başına kötü işler açacağı kanaatine değil de, insanlığın her gidişle başına kötü işler açacağı kanaatine sahip, hatta bu kanaatin içinde rahatça kurulmuş, fındık fıstık atarak izliyor adeta. Şu paragrafa bir bakın:

“İki tarafı kaldırımla çevrili, oldukça geniş bir yolda ilerliyorduk. Endişeyle yoldan geçmekte olanları inceledim: Hepsi maymundu. Dükkânının kepenklerini açmakta olan bir tüccar, bir tür bakkal gördüm; merakla dönüp geçmekte olan bizlere baktı: O da bir maymundu. Bizi geçen arabalardaki yolcular ve sürücülere dikkatlice baktım: Dünyadaki modaya uygun giyinmişlerdi ve hepsi maymundu. ”

Basit, etkili. Fakat aynı zamanda da muzip. Korkunun alttan alta yükselen bir gülümsemeyle, hatta belki de kahkahayla boğuştuğu bir ruh halinin tohumlarını atıyor kitaba.

Peki İkinci Dünya Savaşında Singapur’da Fransız casusu olarak görev yapmış ve iki yıl tutsaklık yaşamış bir adamın elinden çıkmış, yabancı bir diyarda tutsak düşmek üzerine bir öykünün gerçek korkuların tohumlarını da içinde barındırmaması mümkün mü? Değil. Nitekim avlanma, öldürülme, tutsak düşme gibi korkulara ilaveten, filme de hammadde olacak daha genel korkular da kendini gösteriyor kitapta: Ayrıcalıklı konumunu, “cinsinin” mevkiini yitirme korkusu. Harari’nin şempanzeye rakip olamayacak “tek insanının değil de öyküler etrafında organize olabilen “insanların korkusu. Doğanın özel/Tanrı’nın kutsal varlığı olmayabileceğimize dair o kesif korku.

Öte yandan, kahkaha da önemli. Üstelik sadece bir anlatıcı aracı olarak değil, bir öykü unsuru olarak da. Ne de olsa Boulle, kitabında “hayvanlar gibi ilkel” Soror insanlarını sadece dilden ve öyküden mahrum kılmamış. Kahkahadan da mahrum kılmış. Bu yolla da korkmanın hayvani içgüdülerin, gülmenin ise “akıl”ın hükümranlığında yaşadığını ima etmiş. Okur olarak, Soror’un ilkel insanından çalınmış kahkahaya, kaybetmekten korktuğumuz Prometheus ateşi gibi, sıkı sıkı tutunuyoruz. Bir taraftan belki cinsimizin dediğim dedik aksi goriller, orangutanlar ve entelektüel şempanzeler arasında “evcil hayvan” muamelesi görmesi içimizden türün kaderine dair bir “Yoo!” nidası koparıyor ama bir taraftan da “maymun oluşumuz”a (ya da “maymunun biz oluşu”na) dair ayrıntılı tasvirleri, ister istemez sırıtarak hazmediyoruz.

Filmin aksine kitaptaki “maymun medeniyeti”nin dünyadaki 20. yüzyıl Batı medeniyetine epey bir benzemesine ne demeli peki? Hiciv terazisinin bir kefesinde insanların ilkel köklerine ne kadar çabuk dönebileceğine dair bölümler varsa, öbür kefesinde ise “maymun toplumu”nun “modern insanın doğal ortamı”nda ve rollerinde anlatıldığı bölümler yer alıyor diyebiliriz mesela. Eh, insanların rolünü “maymun”ların bu kadar doğallıkla oynadığını okumak, oynanan roller üzerine bir şeyler söylüyor olmalı! Gorillerin kibirli çatışmacılığı, orangutanların otoriter bağnazlığı ve şempanzelerin kırılgan açık fikirliliği, toplumda görülen “politik meyil”lerin basit ama etkili karikatürlerini çıkarıyor. İnsanın “basit bir hayvan”a dönüşmesi bir yana, onun yerine yükselen türün de benzer bir medeniyet, benzer bir kültür inşa etmesi, hatta benzer hasletler ve toplumsal marazlar göstermesi ise, sadece olduğumuz varlığın değil, kurduğumuz medeniyetin kendisini de matah şeyler olarak göstermemek suretiyle, hiciv tahtasına bir iğne daha saplıyor.

Harari’nin penceresinden bakınca Boulle’unki bizi özel kılan tek yönümüzle, yani öykü kurgulama ve inanma yeteneğimizle yaratılmış, hiç de özel olmayabileceğimizi anlatan bir öykü. Kıl payıyla ne olabileceğimizin öyküsü; ve madem ki biz insanlar olarak yarattığımız gerçekliğe inanabilmek gibi insandışıvarlıklarötesi bir özelliğe sahibiz, bizim gerçeğimiz de. Yani bir bakıma, “şayet”le çalışan bir ayna.

Şempanzeler aynada kendilerine baktıklarını anlayabiliyorlar - aşağı kalmamak akıllıca olur.


İstanbul, 2015

1 yorum:

Bilibili Yavrucak, Zıbartan Teması © 2017 - 2020 Bilibililer