3

Manga Dedikleri...


Manga, Japonların çizgi romanıdır. Çizimler anime’ye oranla daha abartılıdır. Batılı çizgi romanların aksine Japonca okunuş kurallarından dolayı temel olarak sağdan sola doğru okunur. Belirli çizim kalıpları mevcuttur. Bu nedenle mangalar birbirine oldukça benzer. Bu kalıplar basit olarak; gerçekçi anatomik ve çevresel çizimler, uzun boy, iri gözler gibi mangayı diğer çizgi romanlardan farklı kılan ayrıntılardır. Tamamen siyah beyaz olarak yayınlanırlar. Özel günlerde ya da serinin belirli aralıklarında kutlama amaçlı birkaç sayfası renklendirilerek okuyuculara sunulur.


Belli kaynaklar manga tarihinin başlangıcını 12. yüzyıla kadar götürse de bu hususta bazı tartışmalar vardır. Will Eisner’ın dediği gibi eğer manga kökenleri ile bağlı bir sanat ise çok eski bir tarihsel geçmişe sahip demektir. Ama bazı araştırmacılar, manga’nın kökenini bu kadar eskiye götürmenin, Avrupa çizgi romanlarının kökenini taş devrinde mağara duvarlarına çizilmiş resimlere göndermekle aynı şey olduğu söylemektedirler. Bazı araştırmacılar ise manga’nın kökenlerinin eskiye dayandırılmasının nedeninin, sanatçıların mangayı geleneksel bir Japon sanatıymış gibi göstererek savaş sonrasında manga’nın devlet baskısına uğramasını önleme çalışmaları olduğunu düşünmektedirler. Ama ne olursa olsun, 12. yüzyıldan kalma bu resimlerin günümüz manga eserlerine olan inanılmaz benzerliği su götürmez bir gerçek.

Santō Kyōden - Shiji No Yukika
Manga terimi 1798 yılında yayınlanmış olan Santō Kyōden’in Shiji No Yukika isimli bir eserinde ilk kez karşımıza çıkar. Edo periyodunda (1603-1868) ise bu kelime özel olarak, üzerinde karikatürler bulunan ağaç baskı sanatı (Ukiyo-e) için ve ressam, süslemeci ve gravürcü Hokusai Katsushika’nın (en çok “Büyük Dalga” adlı tablosuyla tanınır) 1819’da yayınlanmış olan, öğrencilerinin kullanması için çizdiği taslak, çizim ve karikatürlerini adlandırmakta kullanılmıştır. İki Çince karakterin “漫 man” (rastgele) ve “画 ga” (resim) birleşiminden türetilerek meydana gelmiştir.

Hokusai Katsushika - Büyük Dalga
Manga’nın ciddi bir hareketlenme sürecine girmesi Japonya’ya gelen İngiliz bir subay olan Charles Wirgman’ın 1857 yılında Japonya’da yaşayan yabancılar için “Japan Punch” adlı bir dergi çıkarması ile başlamıştır. Karikatürlerinde kullandığı ilginç çizim teknikleri ve zekâ dolu hicivleriyle Fransız George Bigot gibi birçok Avrupalı sanatçıyı etkisi altına almış, bununla birlikte benzer türde karikatür örnekleri artmaya başlamıştır.


Avrupalıların geliştirmeye başladığı ardışık panel kullanımı, konuşma balonları ve dramatik resimleme yaklaşımı Japon sanatçılar tarafından da benimsenmiş ve değişim süreci başlamıştır. Japonca’ya tercüme edilen Japan Punch dergisiyle (Günümüzde hala mangalarda İngilizce kelimelerin geçmesi bu dergiden mirastır) bu türde dergiler Japonya’da gittikçe yaygınlaşır. Ponchi-e adını alan bu tarz, Japon sanatçıların elinde, siyasi yasakların etkili olduğu Japon toplumunda düzeni eleştirme görevini üstlenerek bir tabuyu yıkmayı başarmıştır.

Tagosaku To Mokubei No Tokyo Kembutsu
1902 yılında ilk Japon çizgi bantı olan “Tagosaku To Mokubei No Tokyo Kembutsu” Rakutan Kitazawa tarafından çizilip ilk gerçek Japon gazetesi olan Jiji Shinpo’nun Pazar ekinde yayınlandı. Bu çizgi bantlarda Tokyo’ya gelen iki taşralının başından geçenler konu ediliyordu.

Taisho periyodunda [1912-1926] genel olarak eğlence odaklı, çocuklar için hazırlanmış mangalar göze çarpar. 1920’lerde Japonya’da siyasi ve toplumsal düşünce tarzlarında özgürleşmenin günlük yaşama taşındığı görülmektedir. Amerikan etkisi, müzikten modaya ve dekorasyona kadar güncel olan her şeyde kendisini göstermeye başlamış; bu dönemde çizgi roman sanatçıları, yozlaşma eğiliminde olan Japon toplumunu resmetmişlerdir. Ama manga ve manga artisti (mangaka) kelimeleri Showa periyodunun [1926-1989] başına kadar Japon günlük hayatının parçası olmamıştır. Manga kelimesinin 1930’larda Japonya’daki günlük hayata girmesi, ilk çizgi bant halindeki karikatürlerin gazetelerde yayınlanmaya başlamasıyla tamamlanmıştır.

1930’larda manganın ayak sesleri artık iyiden iyiye duyulmaya başlansa da 1931 yılındaki Mançurya olayından sonra, medya ve toplum oldukça etkili bir baskı ve denetime maruz kalmıştır. Devlet, yayıncı ve sanatçılara ulusal politik hedeflerini dikte etmeye çalışmış, karşı çıkanlar ise polis tarafından hapse atılmış, işkence görmüş, hatta öldürülmüşlerdir. 1940 yılının Ağustos ayında bütün bağımsız karikatür ve manga sanatçıları, devlet tarafından kontrol edilen Yeni Japon Manga Birliği adındaki tek bir resmi kurum altında toplanmıştır. 1941’den sonra medya üzerindeki baskı ve sansür katlanarak artmıştır. 1937-1944 yılları arasında magazin sayısı 16.788’den 942’ye düşer. Yeni Japon Manga Birliği’nin kalan üyeleri, savaş zamanı propaganda projelerine dâhil edilirler. Bu birlik tarafından hazırlanmakta olan Manga dergisi, milliyetçi propaganda yapmakta, İngiliz ve Amerikan liderlerini vampirler ve şeytanlar olarak tasvir etmekteydi. 1942’de magazin ve gazeteleri birleştirme kararı alınır. Ticaretin ve taşımacılığın sekteye uğraması nedeniyle yaşanan kâğıt yokluğundan 1944 yılında gazetelerde çizgi bant yayınlanması yasaklandı. Sadece, devletçe onaylanmış olan Manga dergisi 1944 yılındaki bir hava bombardımanında basımevi yıkılıncaya kadar yayınına devam edebildi.

II. Dünya Savaşı sonrası başta Amerika olmak üzere Müttefik Devletler İdaresi savaşçı görüşlerin Japon halkı arasında tekrar oluşmasını engellemek için tarihi konulu, savaş ve dövüş temalı mangaları yasaklar. Bu kısıtlamalar, 1952 tarihli San Francisco Barış Antlaşmasına kadar devam eder. Zaten savaşın ardından Japon halkının genelinde antimilitarizm hâkimdir. Savaş süresince ve sonrasında ağır acılar çeken halk, artık ayağa kalkmak, ekonomik gelir elde etmek ister, savaşmaktan oldukça sıkılmıştır.  Bu doğrultuda, savaşa özenen belirli bir kesim oluşmadı. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarına değinen anime’lerde bile bu konuya yalnızca psikolojik açıdan yaklaşılmıştır.

2. Dünya Savaşı’nın ardından gelen zor günlerde yiyecek sıkıntısı ve kötü yaşam koşulları Japon halkını vurmuştu. Bu kötü koşullar altında Sazae-san adındaki bir çizgi bant Japon halkının eğlence kaynağı oldu ve unutulan kahkahaları evlere geri getirdi. 1946 yılında Asahi gazetesinde, sektördeki birkaç kadın mangaka’dan biri olan Hasegawa Machiko tarafından çizgi bant olarak çizilip yayınlandı. Başarısının sırrı ise Sazae adındaki neşeli ve unutkan bayan kahramanı ve onun oldukça sıradan ailesinde yatmaktadır. Konu olarak savaş sonrasındaki günlük hayatın sıradanlığında geçen komik olaylar ve aralarında jenerasyon farklılıkları olan ev ahalisinin problemleri işlenmektedir. 28 senelik yayın hayatı boyunca büyük ilgiyle takip edilen Sazae-san’ın kitap haline getirilmiş versiyonu ise 62 milyondan fazla satmıştır. O günlerdeki Japon ev hayatına ışık tutan çok önemli bir kaynaktır.

Osamu Tezuka: Çağdaş Anime ve Manga’nın Babası



Tezuka, 3 Kasım 1928’de Osaka bölgesinin Toyonaka şehrinde Fumiko ve Yutaka Tezuka çiftinin üç çocuğundan en büyüğü olarak dünyaya geldi. Ünlü bir ninja ve samuray olan Hattori Hanzo’nin soyundan gelen Osuma Tezuka, üretkenliği, öncü teknikleri ve türlerin yenilikçi tanımlamaları ile manga’nın tanrısı, manganın babası, anime’nin kurucusu gibi ünvanlar kazandı. Walt Disney’in Japonya’daki eşi olarak gösterilir.

Son derece esprili ve hayalperest bir çocuk olan Tezuka, manga ve filmlere düşkün bir ailede büyüdü. Babası bir mühendisti, baba-oğul pazar günleri Chaplin ve Disney filmleri izlemeyi alışkanlık haline getirmişlerdi. Bu Tezuka’da filmlere ve özellikle Disney’e karşı büyük bir hayranlık oluşturdu. Kendi söylemiyle Disney’in Bambi filmini 80 kez izlemiştir. Max Fleischer’ın Betty Boop’u ve Mickey Mouse’la birlikte, manga karakterlerinin alametifarikası haline gelen büyük gözler ve uzun bacakların çıkış noktasının bu film olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Fakat Tezuka bu tür özellikleri olduğu gibi kullanmak yerine, kendine has karakter biçimleri geliştirmeyi tercih etmiştir. Yuvarlak hatları olan, basit görünümlü karakterlere Japon geleneklerinden öğeler eklemiş ve Ukiyo-e’lerdeki gibi mekân kullanımına gitmiştir.

Tezuka 5 yaşındayken ailesiyle Takarazuka şehrine taşındılar. Annesi onu ilham alması ve özgüven kazanması için sık sık Takarazuka Tiyatrosu’na götürür. Tasarımlar dâhil tamamında kadınların görev aldığı bu tiyatro Tezuka’nın daha sonraki çalışmaları üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. İlk sevgiliside bu tiyatroda görev alan bir kız olmuştur.

Eline kalem aldığı günden beri çizimler yapan Tezuka, ilkokulun ikinci yılı boyunca okul defterlerine çizgi romanlar çizmeye başlamıştır. O kadar fazla çizer ki, defterler kısa sürede bitmektedir. Bu yüzden annesi sürekli onları silmekle uğraşır. İlk amatör mangasını ise 9 yaşında tamamlamıştır.

İlkokul 5. sınıfa geldiğinde sınıf arkadaşlarından etkilenerek böceklere merak salar. Böcek koleksiyonu yapmayı hobi edinir. O sırada Osamuşi denilen bir böcek türünün varlığından haberdar olur. Bu ismi çok severek kendine mahlas olarak Osamuşi’yi seçmiştir. Osa parlak, muşi ise böcek demek. Parlak böcek.

İlkokul zamanında sınıfta manga çizmesi öğretmenleri tarafından hoş karşılandıysa da ortaokulda işler farklı ilerler. Manga çizmesine öğretmenleri çok katı yaklaşır ve bu yüzden pek çok kez sınıftan atıldığı olur. Yine de manga çizmeyi bırakmaz.

Lise yıllarında 2. Dünya Savaşı patlak verir. Bu dönemde önce yaralıların tedavi edildiği bir merkezde, ardından da ordu fabrikasında çalışmaya başlamıştır. Ama savaş sürerken dahi manga çizmeye ara vermez.

Maa-chan no Nikkichou (Ma-chan’ın Günlüğü)
1945 yılında Osaka Üniversitesi’ne kabul edilir ve tıp eğitimi görmeye başlar. Küçüklükten beri doktor olmayı istemiştir. Bunun sebebi küçükken kollarının şişmesi sonucu hastalanıp hastanede tedavi olurken doktoruna özenmesiymiş. 50’lerin başına kadar üniversite ve çizerliği paralel götüren Tezuka, yayınlanacak ilk profesyonel çalışması Ma-chan’ın Günlüğünü bitirdiğinde 17 yaşındaydı. Bunu Osaka’daki bir çocuk gazetesine satmıştır.  Çizimler daha sonraki sanat çalışmalarına göre kaba iken, sanat stilinin birçok unsuru ilk önce bu çizgi romanda görünür hale geldi.

Ve manganın altın çağını başlatacak ilk önemli eserini, Robert Louis Stevenson’un Define Adası eserinden ilham alarak hazırladığı Shin Takarajima (Yeni Define Adası) adlı 200 sayfalık yapıtını 1947 yılında akabon formatında yayınladı. Akabon, kırmızı mürekkeple basılmış, çocuklara ve gençlere yönelik “sevimli” çizimlerden oluşan bir manga türüydü. Savaş sonrası halkın yoksulluğuna ve yayın sektörünün gerilemiş olmasına rağmen çıkar çıkmaz 400.000 adet satarak akabon tarzına ve Tezuka manga’larına karşı ulusal bir hayranlık başlattı. Tezuka bu manga’sında bir ilke imza atarak sinema tekniklerini bir manga’ya uygulamıştı. Bu görsel açıdan bir devrim demekti. Okuyucular manga’yı okurken kendilerini film seyredermiş gibi hissediyorlardı. Bu sayede manga derin, en önemlisi de kalıcı bir dramatik ve psikolojik etki yaratıyordu. Yapıtı yeni bir manga türünü temsil ediyordu ve yeni yetişen manga sanatçılarının üzerinde inanılmaz bir etki bırakacaktı.

Yeni Hazine Adası’nın başarısı ile Tezuka, daha fazla çalışmasını yayınlayabilmek için bir yayıncı aramak için Tokyo’ya gitti. Kobunsha Yayınevi tarafından geri çevrildi. Ancak, yayıncı şirket Shinseikaku, Dr. Tiger’ın Garip Seyahati’ni satın almayı kabul etti. Tıp okulunda çalışmalarına devam ederken, Tezuka ilk başyapıtlarını yayınladı: Bunlar Zenseiki (Kayıp Dünya), Metropolis ve Kitarubeki Sekai (Sonraki Dünya) adlı bilim kurgu destanlarıydı. Tezuka’nın ilk büyük başarısı Jungle Taitei’yi (Kimba, Beyaz Aslan) 1950’den 1954’e kadar Manga Shonen’de bir seri olarak yayınladı.


Artık bir karar vermesi gerekiyordu. Ya kariyerine doktor olarak devam edecek ya da çok sevdiği ama o zamanlar para getirmeyen, itibar görmeyen manga çizeri olarak risk alacaktı. Annesine bunu sorduğunda aldığı cevap: “En çok sevdiğin şeyi yapmalısın.” oldu. Mezuniyetinden bir yıl önce çizimine daha iyi konsantre olabilmek için Tokyo’daki Tokiwa-so denilen tahtadan yapılmış küçük daireli bir apartmana kiraya çıkmıştı. Hem daire hem de stüdyo olarak kullandığı bu binada Japonya’daki manga endüstrisinde şu anda geçerli olan stüdyo ve asistan konseptini kurdu. Bu sayede üretkenliğini arttırdı ve dünyaca ünlenen en popüler serisi Astro Boy’u ve Kimba’yı (Tezuka’nın Aslan Kral’a ilham veren yapıtı) burada yarattı. 1960’a kadar bu evde çalışmalarına devam etmiştir. Tıp bilgisini ise Black Jack gibi bilimkurgu hikayelerini zenginleştirmek için kullanacaktı.

Tezuka’nın Amerikan filmlerine ve Disney’e beslediği tutkudan bahsetmiştik. Ve sanatçının en bilinen eseri, 21 ciltten oluşan 1952 tarihli Astro Boy, bir çeşit Pinokyo hikâyesiydi. İnsan duygularını hissedebilen bir robot çocuk. Bir bilim adamı tarafından ölen çocuğunun yerine yapılıp sonra terk edilmişti. Aynı robot çocuk daha sonra sevgiyi öğrenip insanlık için savaşıyordu. (İtalyan yazar Callo Collodi tarafından 1881’de kaleme alınan Pinokyo’nun hikâyesi, Walt Disney tarafından 1940’da çizgi filme uyarlandığını belirtelim.) Astroboy’un tasarım olarak Pinokyo’ya benzerliği açıktır. Manga türlerinden mecha’nın ilk örneği olduğu kabul edilir. Tezuka’nın 2. Dünya Savaşı’nın sonunda Japonya’nın yaşamış olduğu atom felaketi düşüncesinden insanları uzaklaştırabilmek ve bu yarayı biraz olsun hafifletebilmek, etkilerini olumluya çevirebilmek için yarattığı karakter kısa zamanda sadece Japonya’da değil, tüm dünyada sevilen ve bilinen bir karakter olmuştur. Küçükken 8mm kamerasıyla kısa filmler de çeken Osamu Tezuka’nın sinema ile olan etkileşimleri, onu animasyona yönlendirmiştir. 1963’te anime’ye uyarlanan Astro Boy, Japonya’da televizyonda yayınlanan ilk anime serisi olmuştur. Bu seri, Japonya’da animasyon üretimi için ilk başarılı modeli oluşturacak ve aynı zamanda Amerikan izleyicisine İngilizce olarak dublajlanan ilk Japon anime’si olacaktır. Tezuka, maliyeti düşürmek ve üretimi hızlandırmak için çareyi Walt Disney’in saniyede 24 kare tekniğini 10 kareye indirmekte bulur.  Sabit ifade ve pozların olduğu kareleri tekrar tekrar kullanarak animasyonda kullandıkları karelerin sayısını azaltabilmişlerdir. Buna “sınırlı animasyon” adı verilir. Modern anime’ler böyle başlar. Onun büyük başarısı sayesinde anime uluslararası bir şekilde popüler olmuş ve ivmesini sürekli arttırarak günümüze kadar gelmiştir. Anime’nin hızlı gelişmesinin sebeplerinden biri de o yıllarda Japon aktörlerin çok fazla bulunmaması ve olanlarında yeterli eğitime sahip olmamasıdır. Sadece çizimlere ve animasyona dayalı olması Anime’yi daha cazip kılmıştır.

Osamu Tezuka çok üretken ve çalışkan bir çizerdi ve hiçbir zaman klişeye kaçmadan, kendini sürekli yenileyerek hep orijinalliğini korumuştur. Gerek hikâyeciliği, gerek karakter dizaynı, gerek panel akışları ile manga standartlarının çıtasını çok yükseklere taşımıştır. Tam zamanlı manga çizmeye başladığından itibaren bu mecrada çığır açacak yenilikler getirmiştir; Hızlı hareketlerde görüntünün bulanıklaşması, hareket çizgileri, ses efektleri, ter damlaları gibi pek çok çizim tekniğinin mucididir. Bunlardan en önemlisi de; çizimlerinde kamera efektlerine benzeyen görsel teknikler kullanmasıdır. Will Eisner gibi sanatçıların yaklaşık 10 yıl önce bu tekniği hayata geçirdiği bilinse de, hikâye anlatım tarzıyla bağdaştırmak Tezuka’nın ortaya attığı bir yenilik olmuştur. Bu teknik Batı çizgi romanlarındaki anlayışı da etkilemiştir. Tezuka’nın ulaştığı çizgi roman tekniğinde, Batı’daki örneklerine kıyasla çok daha az kelimeye yer verilmiş, bir olayı ya da düşünceyi anlatmak için çok daha fazla kare ve sayfa kullanılmıştır.

Tahmin edileceği gibi çizerler üzerindeki etkisi de çok büyük olmuştur. Mangaları milyonlar satan Naoki Urasawa 8 ciltlik Manga serisi Pluto’yu tamamen Tezuka’nın orijinal Astro Boy serisindeki “The Greatest Robot on Earth” adlı hikâyesine farklı bir bakış açısıyla yorumlayarak yapmıştır.

Akira’nın çizeri Katsuhiro Otomo, Tezuka’nın üzerindeki etkisini her fırsatta anlatır. Ünlü çizgi filmci Hayao Miyazaki gençliğinde nasıl Tezuka gibi ünlü bir mangaka olmayı hayal ettiğini anlatır. Ancak genç Miyazaki günün birinde çizdiği tüm mangaların Tezuka’nın mangalarının benzeri olduğunu fark eder. Bunun üzerine tüm mangalarını toplayıp yakar. O gün bir milat olmuştur Miyazaki için, kendi üslubunu buldukça Tezuka’nın yapıtlarını da ağır bir dille eleştirmekten kendini alamaz.

Japonlar için yarı tanrı olan İmparator Hirohito’nun 1989’daki görkemli cenazesinden kısa bir süre sonra mide kanserinden hayatını kaybeden Tezuka için, İmparator’un cenazesi kadar görkemli bir tören düzenlenmişti. Yığınlar akın etmiş, cenazeye katılamayan insanlar elektronik eşya satan dükkanların vitrinlerindeki televizyonlardan canlı yayınlanan töreni izleyip ağlamışlardı. Çünkü yedisinden yetmişine, koca bir nesil onun eserleriyle büyümüştü. Bir işkolik olarak son sözleri ise çizim ekipmanlarını almaya çalışan hemşireye “Sana yalvarıyorum, çalışmama izin ver!” oldu. Büyüdüğü şehir Takarazuka’da anısını yaşatmak için bir müze açılmıştır. Adını onurlandırmak için 1997 yılından bu yana Osamu Tezuka Kültür Ödülleri düzenlenir.

Eserlerinde hep savaşın anlamsızlığını ve acımasızlığını vurgulamış, uygarlığı ve teknolojiyi eleştirmiş, dünyadaki adaletsizliğe ve eşitsizliğe değinmiştir. Ergenlik döneminde Osaka’nın bombalanmasının korkunç sonuçlarına tanık olması, barışçıl ve her canlının yaşam hakkına saygı duyan bir insana dönüşmesinde etkili olmuştur. Bu düşüncelerini daha az maliyetli bir yöntem olan çizgi roman ile anlatma yoluna gitmiştir. Ayrıca manganın Japon kültürünün önemli bir parçası olduğuna dair inancı sayesinde kendini işine adamıştır. En derin kişisel konuları işlemekten çekinmeyerek, sürükleyici hikâyelere verdiği önem ile manga’nın temel işleyiş şeklini de günümüzdeki haline getirmiştir.

Hayatı boyunca 700 cilt manga çıkartan, sayısız karakter yaratan, toplamda asistanlarıyla yaklaşık 150.000 sayfalık çizgi roman yapan Üstad Tezuka, son dönemlerinde Yoshihiro Tatsumi tarafından icat edilen Gekiga(yetişkin manga türü)'nın geleceğindeki potansiyeli görüp, o zamana değin yoğunlaştığı manga tarzını bırakarak yetişkinlere yönelik daha karanlık işlere imza atmıştır. Ama bu eserlerinde gekiga'nın kabalığına yer vermez. Bu mangalarından bazıları; Mw, Adolf ni Tsugu ve Hi no tori ...  hayatının eseri olarak lanse ettiği ve ölümüne kadar yazdığı Hi no tori (Phoenix) adlı eseri ne yazık ki tamamlayamamıştır. Geçmiş tarihler ve antik şehirlerden, bilim kurgu geleceğe kadar, her hikâye farklı zaman ve mekânlarda geçmektedir. Manga tarihinin en özel eserlerinden biri olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Gelecekte ve geçmişte insanlar her zaman savaşmış, birbirlerinden korkmuş ve Anka Kuşu’nu avlamışlardır; ancak kuş her zaman küllerinden tekrar doğmuştur. Hikâye bir ders öğretir: Hayat sonsuza dek, bitmeyen bir döngünün başlangıcıdır.

“Çalışmalarımda şu mesajı vermeye çalıştım: Bütün yaratıkları sevin! Canlı her şeyi sevin!”                                                                                                                                       
Osamu Tezuka


3 yorum:

Bilibili Yavrucak, Zıbartan Teması © 2017 - 2020 Bilibililer