0

Kim Stanley Robinson - 2312


Nebula En İyi Roman Ödülü
Hugo En İyi Roman Ödülü Adayı
Locus En İyi Bilimkurgu Romanı Ödülü Adayı
Arthur C. Clarke En İyi Roman Ödülü Adayı
BSFA En İyi Roman Ödülü Adayı
James Tiptree Jr. Ödülü Onur Listesi
Campbell En İyi Roman Ödülü Adayı
John W. Campbell Ödülü Adayı

Yıl 2312… Bilimsel ve teknolojik ilerlemenin ışığında insanlık, uzaydaki alanını genişletmiş ve birçok gezegene yayılmıştır. Merkür'ün Tanyeri şehrindeki beklenmedik bir ölümü izleyen sıradışı olaylar, Swan Er Hong'un hayatını değiştirecek ve insanlığı bekleyen tehlikeli geleceğin adımlarını hızlandıracaktır. 

Mars Üçlemesi'yle tanıdığımız ödüllü yazar Kim Stanley Robinson'ın politika, cinsiyet ve insan doğası gibi kavramları uzay gemileri, yapay zekâ ve uzak gezegenlerle buluşturduğu 2312, okura alegorik bir evrenin kapılarını aralıyor. 

"2312, bilimkurguda nadir rastlanılan türde düşünsel ve insancıl; muazzam bir spekülatif kurgu." 
-Iain M. Banks-

"Nefis bir dünya, nefis fikirler, nefis bir atmosfer... Bu romana bayıldım!" 
-Nnedi Okorafor-

"Tutkulu anlatımları sevenler için kıymetli bir kitap."
-Jeff VanderMeer-
(Tanıtım Bülteninden)


1

Mavi Ceketliler 13 - Bazı Şeyler Değişir Bazı Şeyler Mavi Kalır



Savaş devam ediyor ve yaralılar birikti- Blutch dâhil, konfederasyon topçularının lütfuyla.  Birlik ordusu doktorları zor durumda. Sağlıkçı açığını gidermek amacıyla, General Alexander bir kadın hemşire dörtlüsü getiriyor. Ancak,  görevini yapmaktan çok flört etmekle ilgilenmelerini engellemek için kötü huylu bir acemi eri “başhemşire” olarak başlarına atarken, hemşirelerden birinin küçük, asi ve kel bir onbaşıya kapılma ihtimalini planlamamış olabilir...

Çeviri: oks03 - Balon: mandos - Son ütü: lenard

1

Arkadi & Boris-Strugatski - Pazartesi Cumartesiden Başlar


Bazen insan, Batı’da çok tanınmayan ama yemek kitaplarından daha çok satmayı hak eden bir romana rastlar. İşte Pazartesi Cumartesiden Başlar da böyle bir kitap.

Kitabın, İngilizce konuşulan bölgelerde niçin bu denli tanınmamış olduğunu anlayabilmiş değilim. Strugatski kardeşlerin Batı’da en çok o efsane bilimkurgu kitabı Uzayda Piknik (1971) ile tanındığı doğru olsa gerek. Aynı kitap, Rus yönetmen Andrey Tarkovski’nin ellerinde yoğrulunca ortaya korkunç derecede etkileyici bir film olan İz Sürücü (1979) çıkmıştı. Film, Strugatskiler’in yazdığı tarzda kitapların Batı’da nasıl algılandığını ortaya koymuştu bir nevi. Aslına bakarsanız Uzayda Piknik roman olarak Tarkovski’nin sinematik şaheserinden çok daha değişken ve neşeliydi; hatta bu durum, Rus bilimkurgusunun bu iki devi tarafından yazılmış bütün romanlar için geçerli. Ürünleri hep çok geniş çapta ve çeşitliydi. Her zaman yaratıcı, büyüleyici, düşündürücü ve harika birer yazar olmayı sürdürdüler. Pazartesi Cumartesiden Başlar da, ustaca yazılmış olması ve sürükleyiciliği bir yana, okurken insana baştan sona haz veren bir roman. Bazı romanlar insanda hayranlık uyandırır, bazılarıysa mesafeli bir saygı; bu roman ise âşık olunacak bir roman.


Şaşa, Sovyetler dönemi Leningrad’ından genç bir bilgisayar programcısıdır ve birlikte Karelya bölgesinin (Rusya’nın İsveç ve Finlandiya’yla sınır olan bölgesi) bozulmamış doğasına seyahate çıkacağı arkadaşlarıyla buluşmak üzere arabayla kuzeye doğru gitmektedir. Roman 1960’ların ortasında, bilgisayarların yeni çıktığı ve küçük birer ev boyutunda olduğu dönemde yazılmış. Yani Saşa’nın mesleği, o zamanlar, bugünküne nazaran daha modern ve ileri teknoloji bir meslek olarak görülüyordu. Saşa’nın yolda arabasına aldığı iki otostopçu onu kendi çalıştıkları yer olan Yüksek Okültasyon Kurumu Hususî İzat Çalışmaları için ikna etmeye uğraşırlar. (Orijinal dilde burada bir espri de yapılmış: Şirketin isminin kısaltması ‘NiiChaVo’, bu da Rusçada ΗͶЧnyero yani ‘önemi yok!’ veya ‘lafı bile olmaz!’ anlamına geliyor.) Başta isteksiz olan Şaşa bir süre sonra teklifi kabul eder. Böylece etkileyici, zamansız ama genelde bir hayli komik maceralara atılır.

Enstitü, bilimin garip ve öngörülemez bir kolu olarak kabul edilen sihri kullanmakta ve araştırmaktadır. Kitaptaki mizah, yazarların, tipik bir akademik topluluğun başarılı tasviri ile efsanelerde ve Rus masallarında bulunan sihirli karakterleri ve nesneleri birleştirebilme yeteneğine dayanıyor.

Yazarlar, neden bahsettiklerini biliyorlardı. Pazartesi Cumartesiden Başlar’ı yazdıkları sırada Boris hâlâ bir astronom akademisyen ve bilgisayar mühendisi olarak çalışıyordu (1966’da tam zamanlı yazarlığa döndü), Arkadi’nin dil eğitimi de Sovyet döneminin büyük örgütleri için çalışma tecrübesi olduğu anlamına geliyordu. Hikâyedeki sihirli unsurlar ne kadar renkli ve yaratıcı olursa olsun bu romanı en canlı kılan özelliği, bu tarz örgütlerin işleyişine tuttuğu aynadır. Aslına bakarsanız ‘işleyiş’ tam olarak doğru bir kelime olmadı zira bu fevkalade ve rengârenk Enstitü son derece inanılır bir biçimde işlevsiz. Araştırmaya çalıştıkları evren sonsuz; böylesine bir şeyi araştırmak da sonsuz zaman gerektirir. Bu durumda çalışıp çalışmamaları hiçbir şeyi değiştirmez ama eğer çalışırlarsa bunun kozmosta düzensizlik gibi bir yan etkisi olabilir. Bu nedenle üretken bir iş yapmamaktadırlar. Günümüzde de çoğu üniversite buna benzer, muhtemelen resmiyete dökülmemiş bir mantıkla işliyor.

Bazen bu roman ile Harry Potter kitapları arasında karşılaştırmalar yapılıyor. Benzer yanları son derece açık: Her ikisi de kuzeydeki bir resmi kuruluşta büyücülük okuyan bir grup insanı anlatan komik ve yaratıcı birer hikâye. Rowling’in Strugatski kardeşlerin romanından haberdar olması sanırım muhtemel, ancak şu da kabul edilmeli ki bu romanın özü, Potter kitaplarınınkinden çok daha farklı. Rowling’in karakterleri için büyü, tutarlı bir sistem: Karmaşık fakat anlaşılabilir, öğrenenlerin de son derece ciddiye aldığı bir sistem. Strugatskiler için ise büyü çok daha garip, daha rastlantısal ancak aynı derecede zevkli. Dilekleri yerine getiren ve konuşan devasa turna balığı, ağaçtaki denizkızı, hikâyelerin yalnızca başını hatırlayabilen kedi, harcayınca (ama yanlışlıkla düşürürseniz geçmiş olsun) yine cebinize dönen sihirli madeni para, rüyaları yorumlayabilen divan, sürücüsünü bilimkurgunun hayali geleceklerine fırlatabilen motosiklet… Bunların hepsi muhteşem şekilde yaratıcı, etkileyici ve büyü dolu. Ancak öyle bir yazılmış ki okuyucunun beklentilerini kasıtlı olarak yanlış yönlendiriyor; J.K. Rowling’den ziyade P.K. Dick yani. Romanın bazı kısımları bana Pratchett’i anımsattı: Strugatskilerin yarattığı o rengârenk büyücü, vampir ve memur. Çokbilmiş veya çalımlı karakterlerinin çoğu, okurken Diskdünya karakterlerini anımsatıyor. Fakat elbette Pratchett, romanlarında tutarlı hikâyeler ve tanımlanabilir etik bir ana tema temin ediyor. Strugatskilerin dünya görüşü tam olarak böyle değil; romanları da ahlaki açıdan daha ucu açık ve daha durağan. Kısacası Pazartesi Cumartesiden Başlar harika bir şekilde sıradışı. Hatta öyle sıradışı ki o uzaklaştıkça sıraların ardında görünmez oluyor, sonra bir bakıyorsunuz gelmiş sıranın en önüne oturmuş.

Enstitü, büyüyü bilimsel açıdan araştırmaya kalkışıyor ancak -romana göre- büyü, doğası gereği her türlü sistemleştirmeye meydan okuyor. Dolayısıyla bu kitabı bilimsel böbürlenme üzerine veya daha ziyade Sovyetler Birliği döneminde bilimin kullanılışı üzerine bir taşlama olarak okuyabiliriz. Kitaptaki en önemli karakterlerden biri olan Ambrosi Ambruazoviç Hopgeldio, kötü şöhretli Sovyet ‘biliminsanı’ (tırnak işaretleri kasten kullanıldı) Trofim Lysenko kabaca temel alınarak yazılmış. Ayrıca Hopgeldio’nun görkemli ve felaketle sonuçlanan deneyleri de romanda oldukça komik anlatılmış. Sanırım buna ‘bilim üzerine bir taşlama’ demek, kitabı yavan ve olduğundan daha az tatmin edici gösteriyor. Ben bu romanı, insanlığın efsanelerinde ve hikâyelerinde büyünün yerine dair bir keşfe çıkar gibi okumayı tercih ederim.

Büyünün, insanların hikâyelerindeki varsayılan mod olduğunu inkâr etmek son derece güç. Bütün efsanelerde ve şiirlerde insan bilincinin sınırlarını aşan sihirli güçler ve dönüşümler vardır. Ortaçağ romantizmleri ve destanları fantastik, mucizevi şeylerle doludur. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda, içinde sihirli hiçbir şeyin olmadığı bir hikâye anlatımı (biz buna bazen ‘Gerçekçilik’ de diyoruz) ortaya çıktı ve doğruluk, bir düstur haline geldi. Gerçekçi romanlara karşı değilim elbette fakat onların, geniş bağlamda bakıldığında, insanlığın hikâyelere olan açlığında yalnızca birer sapma olduğunu kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Pazartesi Cumartesiden Başlar büyüyle ilgili bir roman fakat büyüyle ilgili diğer kitaplara benzemiyor. Konusu ‘büyü’ olan neredeyse bütün hikâyelerde ortak bir özellik mevcut: Büyünün kuralları vardır. Bunun sebebi ‘büyülü düşünmenin’ kuralları, yani psikolojik kuralları olması. ‘Büyülü düşünme’ batıl inançta, ritüellerde, duada ve dinde olduğu kadar obsesif kompulsif davranışlarda da iş başında olan yaygın bir ruhsal durumdur; insanların davranışları ve inançları ile kozmik ihtimaller arasında bir nedensellik ilişkisi vardır. Büyünün hiçbir kuralı olmadığı bir fantazi kitabı yazmak nasıl olurdu merak ediyorum. Eminim çok yapıcı olurdu ve gizlenmiş gerçeği nihayet gün ışığına çıkarırdı: Fantazi türünü büyüden dolayı sevdiğini zanneden milyonlarca insan aslında kuralları seviyor.

Pazartesi Cumartesiden Başlar tam olarak öyle bir kitap değil ama aklıma gelen bütün kitaplardan çok daha yaklaşmış olduğu kesin. Strugatskiler, bazı insanlar için bilim ile büyünün zıt terimler olmadığını biliyor; bazı insanlar için ‘bilim’ o kadar karmaşık ve uzmanlık isteyen, o kadar anlaşılmaz ve öylesine olağanüstü teknolojilere çevrilme ihtimali olan bir alan ki o da aslında bir büyü türü. Yüz milyonlarca insanda iPhone’larının içinde tam olarak neler döndüğünü bilen bir kişi bile yok. Kadın, erkek; sıradan vatandaşa kalırsa Akademinin bilimsel yayınları simya zırvası veya peri masalı olsa yeridir.

Bunun ise garip bir sonucu var. Bu harika romanın derinlemesine anladığı bir sonuç. ‘Gerçek büyü’ hakkında konuşup onu ‘sahne büyüsünden’ tıpkı illüzyon gibi aslında büyü bile olmayan bir şeyden ayırmaya çalışıyoruz. ‘Sahte büyü’ bu. Ancak ironik olarak gerçek büyü aslında yapılamayan bir büyüdür; ‘gerçek olmayan’ sahne büyüsü ise aksine bir performans olarak sergilenebilir. Hoş bir ironi bu, fakat bundan da fazlası var: Performansın -ki bu kategorinin altına sahneleme, sinema, kitap ve şarkıları da ekleyebiliriz- gerçeklik mantığını altüst ettiğini ortaya koyuyor. Bu tuhaf paradoks, bu eşsiz romanın tam kalbinde yer alıyor. Büyü ‘gerçek’ olsaydı sahnenin, performansın, tiyatro şirketlerinin veya didişen, entrika çeviren ve şanslarını arayan insanların mantığında da var olurdu. Ancak büyü gerçek değilse ve gerçek hayatın bir parçası değilse o zaman rüyaların, arzuların ve psikolojik fantezilerin dünyasına geri çekiliyor. Bu hayali yaratımdaki deneyim bizi başka nerelere götürür kim bilir?


Adam Roberts
Çeviren:
Sevda Deniz Karali

1

Pierre Boulle - Maymunlar Gezegeni


Türün Kadar Konuş!

Kutlukhan Kutlu



Tarihçi Yuval Noah Harari Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens (İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi) kitabında, insanın çok yakın dünya tarihindeki “yükselişini, nasıl olup da son birkaç on bin yıl içinde dünyaya hâkim, ona en büyük etkide (ne yazık ki giderek de daha olumsuz etkide) bulunan tür haline geldiğimizi açıklamaya koyuluyor. Bunu yaparken de cevabı tek bir “insan”da değil, ortak çalışabilen çok büyük bir grup olarak “insanlar ”da arıyor. Harari’ye göre tek bir insanın “hayatta kalma” konusunda, diyelim ki tek bir şempanzeye kıyasla hiç de öyle ciddi bir avantajı yoktur; mesela ikisini bir ıssız adaya koysanız, muhtemelen şempanze hayatta kalma konusunda daha başarılı olacaktır. Ancak sayı büyüdüğünde, insan “tür”ü giderek avantajlı duruma gelir, bunun sebebi de çok büyük sayılarda çok esnek biçimde işbirliği yapabilmesidir. Dünya açısından hayli kritik bu durumun temeline “öykü”yü yerleştirir Harari, insanın kurgu yaratma ve ona inanma gibi tuhaf, diğer canlılarda bulunmayan bir özelliğe sahip olmasını. Büyük ölçekli insan ortak sistemlerinin hepsi -dinler, hukuk sistemleri, politik sistemler, hatta para- beraberce inandığımız öykülerden ibarettir ve insan medeniyeti tamamen bu öykü üretme, anlatma ve gerçek yerine koyabilme meyli (ya da belki, becerisi) üzerine kuruludur, Harari’ye göre. Diğer türler iletişim sistemlerini sadece gerçeği tanımlamak için kullanırken, insan dilini sadece gerçekliği tanımlamak değil, gerçeklik yaratmak için de kullanır ve onu diğer hayvanlardan, nihayetinde de kendi biyolojik “familyasından, yani “büyük insansı maymunlar” başlığı altında toplanan şempanze, goril ve orangutandan ayıran, bu özelliği olmuştur.



Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni’nde Dünyalı kahramanlarımızın Soror (yani “kızkardeş”) adını verdikleri gezegenin hâkim türleri olan “maymunlar”la (Bizde de Fransızca aslında olduğu gibi “maymun” terimi kullanılıyor; ancak bu terim, “büyük insansı maymunlar”ı da içerecek şekilde düşünülmeli. Nitekim İngilizcede yerleşen çeviride tam bu terime karşılık gelen bir kelime, yani “Ape” kullanılıyor - kuyruklu maymuna işaret eden “Monkey” kelimesinin kullanıldığı çeviri ise, artık sadece hoş bir bilgi olarak akıllarda kalmış bulunuyor, İngilizce konuşulan dünyada.) karşılaşma sahnesine bu ışıkta bakmak epey ilginç oluyor. Çok uzaktaki Dünya’dan Betelgeuse yıldız sistemindeki bir gezegene inmiş olan Fransız gazeteci Ulysse Mérou, Profesör Antelle ve fizikçi Arthur Levaine, bu sahnede kendilerini bir av partisinin ortasında buluyorlar. Partinin “avcı” tarafında yine Harari’nin “öykü anlatabilen” ve bu yüzden de medeniyet kurabilmiş olan büyük insansı maymunları var, olmasına da… o insansı maymunlar, “insan” değiller bu sefer! Tüfek kullanan, konuşan, politik sisteme ve yirminci yüzyıl Dünyası medeniyetinde şehirlere sahip “uzak akrabalarımız” bunlar, yani goriller, şempanzeler ve orangutanlar. En azından dış görünüşüyle “homo sapiens” izlenimi veren ama hiçbir şekilde “sapiens” yani “bilen” olmayan, dil geliştirememiş, “öykü” yeteneğine haiz olamamış, dolayısıyla da ilkel kalmış “Soror insanı“nın payınaysa, söz konusu partinin “av” tarafı düşüyor.

Dünyalı üç kahramanımıza gelince… Öykü anlatabilen ve öyküye inanabilen, alabildiğine “medeni” canlılar olmalarına rağmen, ezberlerini bozan bu tuhaf “rol değişimi” karşısında, kâinatın onlara anlattığı yeni öyküye inanmaz halde, şok geçiriyorlar. Ve isteseler de istemeseler de, onlar da “av”lar!

Maymunlar Gezegeninde hiç şüphesiz pek çok etkileyici an var ancak benim için öteden beri kitabın yaklaşımı ve cazibesi konusunda anahtar niteliğindeki sahne, bu sahne olmuştur. Pierre Boulle’un öyküsüne güç veren yapışık zıt kutupların, yani “insan türünün bekası”na dair çok temel hatta ilkel bir korku ile keskin bir hicvi ateşleyen mizahın kol kola gittiği bir an bu çünkü. Etrafında tüm Sororlu “insanlar” panik içinde, akılsızca, en iyi ihtimalle birkaç sefer hayatta kalmış yaban domuzununkine denk bir uyanıklıkla hareket ederken, kahramanımız Mérou, “maymunlardan kaçmayı kendine yakıştıramıyor… Nice öykü görüp geçirmiş, ömrü boyunca kendini ekoçöplüğünün tartışmasız horozu olarak görmeye alışmış aklı ona kaçmayı bırakıp doğrulmasını, “hayvan”ın üstüne yürümesini, onu bir güzel pataklamasını öğütlüyor. Ancak Mérou bunu yapamıyor; içgüdü baskın çıkıyor ve gazeteci, basit bir sürü hayvanı gibi, diğer kaçışan “türdeşlerine uyup kendini ağaçların arasına atıyor. Kadim hayvani korkusu, daha genç olan cins özgüvenine galebe çalıyor. Sahnenin temel başarısı da Boulle’un insan denen “özel hayvana sadece “özel” yönünden değil, “hayvan” yönünden de bakmada, onu ikisi arasında sıkışıp kalmış bir varlık olarak çizmedeki marifeti. Nitekim yazar bu karşılaşmanın ardından öyküsünü daha büyük bir tezgâhta dokurken de hayvan ile insanın, korku ile aklın (hicvin) yarattığı ikiliği hiç elden bırakmıyor.

Tarihçi Yuval Noah Harari, kitabında çok büyük çaplı öykülerden bahsediyor elbette; dinden, hukuktan, paradan… Ancak bir de böyle büyük sistemleri oluşturmamakla birlikte gücü yine de muazzam olan klasik anlamdaki öyküler var. Odysseus’ün öyküsü, Doktor Frankenstein’ın öyküsü, Luke Skyvvalker’ın öyküsü. Bu öyküler nesillerce anlatılıyor, nesillerce dinleniyor (ya da izleniyor) ve insanların kültürünün, simgeler sepetinin parçası haline geliyor. Hayatımızda yaşadıklarımıza eşlik eden, anlam ve ilham için zaman zaman yaslandığımız birer yoldaş oluyor. Tabii, ancak en büyük, en etkili öyküler için ayrılmış bir konum bu… Yine de Maymunlar Gezegeni’nin bu öyküler arasında yer aldığını söyleyebiliriz. Tabii bir şartla: Bu yerin Pierre Boulle’un kitabından ziyade, 1968 tarihli Amerikan film uyarlamasının popülerliği sayesinde kazanıldığını belirterek.

Biz kitapseverler için filmlerin etki alanının büyüklüğünü, kitap sayfalarında başlayan öykülerin kitlelerin zihninde daha çok film kareleriyle yer ettiğini kabul etmek bazen zordur. Özellikle de sevdiğimiz metinler söz konusuysa. Gelgeldim nice kitabın kaderi, filmlerinin gölgesinde yaşamak oluyor. Çok da şaşırtıcı değil bu, ne de olsa sinema, özellikle de serpildiği yirminci yüzyıl içinde popüler kültür üretmeye ve kitlesel aşinalık yaratmaya kitaplardan epey daha yakın gezindi. Hedefi on ikiden vurduğunda da ortaya fenomenleşmiş filmler, unutulmaz anlar çıktı. Anthony Burgess’ın yazdığı satırlarda başlayan ama artık neredeyse hep Stanley Kubrick’in uyarladığı filmle anılan Otomatik Portakal’da olduğu gibi.

Maymunlar Gezegeni dendiğinde de çoğunun aklına hemen filmler gelecektir. En çok da 1968 tarihli ilk film, yani Maymunlar Cehennemi - özellikle de finali. Kahramanımız Taylor’ın atıyla sahilde yasak bölgeye girerek yaptığı o altüst eden keşif. Bu final sayesinde film, beyazperdede arzı endam etmiş en unutulmaz distopyalardan, yani karanlık gelecek öykülerinden biri haline gelmiştir. Öyküsü aslında filminkinden tamamen de farklı olmayan kitap ise, öyküsünü nasıl çerçevelediğinin ve finalini nasıl yaptığının bir sonucu olarak, bambaşka bir vaka teşkil ediyor.

Bu kadar finaliyle anılan bir öykünün kaynak metninden bahsederken herhalde ilk değinilmesi gereken şey, filmin o meşhur, öldürücü “son darbesi”nin kitaptan gelmediği. Evet, filmdeki kasvetli final tamamen senarist marifeti. Kitapta bambaşka bir sürpriz son var -daha az kasvetli, daha oyunbaz. Bu kendi başına çok da büyük bir fark gibi görülmeyebilir ama iki eser de yolculukları boyunca finalinin doğasına uygun evriliyorlar; dolayısıyla sadece nihayetinde ne dedikleri değil, nasıl bir karakter oldukları bakımından bile birbirlerinden ayrılıyorlar. Franklin J. Schaffher tarafından yönetilen ve senaryosu Alacakaranlık Kuşağı‘nın yaratıcısı Rod Serling’in imzasını taşıyan film, 70’ler distopya sineması rüzgârını erkenden estirmeye başlayacak bir bilimkurgu sineması başyapıtıydı. Pierre Boulle’un kitabıysa, elbette bilimkurgusal bir çerçeveye sahip (hatta uzay seyahatinin nasılına dair birtakım renkli ayrıntılar da vermekten geri kalmıyor - üstelik bunu uzay operasının biçimsel atalarından deniz serüveni öykülerine epey bir göndermede bulunarak yapıyor)… Ama başlıca tasaları bakımından çok da klasik bilimkurgu yazarının kafasından çıkmış gibi işlemiyor. Bu da normal çünkü klasik bir bilimkurgu yazarının kafasından çıkmış değil.

Bilimkurguya, insanı üretimi (bu üretim ister bilim ve teknoloji olsun, ister fikir, ister toplumun ta kendisi) üzerinden ele alan ve bu yüzden de “gidişatla özel ilgi gösteren bir tür olarak da bakılabilir. Nitekim altmışlı yıllarda bilimkurgunun Yeni Dalga yazarları bugünümüzün yarınımızı nasıl belirlediği üzerine, çoğu da kasvetli ama son derece öykülü öyküler anlatmışlardı. Bir anlamda toplumsal ikaz lambalarıydı gibi bu öyküler; “1984 daha çok 1948’dir” yakıştırmasının dile getirildiği üzere, distopyalar yazıldıkları dönemin korkularını, toplumsal ruh halini resmediyordu aslında.

Pierre Boulle ise bilimkurgu türünü mesken bellemiş yazarlardan değil. (Çokça bilinen diğer kitaplarından birine örnek olarak, yine ünlü bir filme kaynaklık eden Kwai Köprüsü’nü gösterebiliriz.) Boulle için Maymunlar Gezegeni, hayvanat bahçesinde gorilleri inceledikten sonra insanlar ve diğer insansı maymunlar arasındaki ilişki üzerine kafa yormaya başlamasıyla kaleme aldığı bir “fantezi” teşkil ediyor. Film uyarlamasından farklı olarak, modern insanın sorumluluğuna odaklanmıyor Boulle öyküde, daha ziyade kaçınılmaz kaderine gözlerini dikiyor. Bunun sonucunda da ortaya 60’lar toplumu üzerine bir yorum değil, genel olarak insan üzerine bir yorum çıkarıyor. Kasvetli bir gelecek tablosu değil, egzotik bir yolculuk. Gulliver’ın Gezileri tarzında bir hiciv.

Evet, Gulliver’ın Gezileri. Bugün bu ismi duyduğumuzda çoğumuzun zihninde birbirinden farklı diyarlara yolculukların yapıldığı sevimli bir çocuk öyküsü canlanıyor. Oysa metnin basitleştirilmemiş hali, insanın kendini ne tür kalıplara döktüğüne dair okkalı bir alegoridir de aynı zamanda. Bu da şaşırtıcı değil çünkü Gulliver’ın yaratıcısı Jonathan Swift, 18. yüzyılın en büyük hiciv ustalanndandı. Kaleminin alaycı keskinliğini, İrlandalı fakir kesimin çocuklarının yaşadığı zorlukları uzun uzun anlattıktan sonra çözüm niyetine onları küçük yaşta zenginlere “yemek olarak” satma teklifinde bulunduğu “Alçakgönüllü Bir Öneri”de göstermişti. Gulliver’ın ziyaret ettiği diyarlar da sakinlerinin kurdukları toplumlarla, kültürleriyle ve davranış biçimleriyle, zamanın insanının (daha çok da Britanya insanının) komik aynalardaki bir yansıması gibiydi. En olmadık şeylerden aralarında uçurum oluşmuş Lilliputlular, her anlamda akılları bir karış havada bilimci Laputalılar ve Akıl yolunda İnsani olanı yitirmiş gibi görünen bilge atlar, yani Houyhnhnmlar… Envai tür “aşırı” meyille dalga geçen bir “insana bakış”tı Geziler.

Pierre Boulle’un Maymunlar Gezegeni de birçok açıdan aynı yolun yolcusu. Sinema uyarlamasının aksine, insanlığın “bu gidişle” başına kötü işler açacağı kanaatine değil de, insanlığın her gidişle başına kötü işler açacağı kanaatine sahip, hatta bu kanaatin içinde rahatça kurulmuş, fındık fıstık atarak izliyor adeta. Şu paragrafa bir bakın:

“İki tarafı kaldırımla çevrili, oldukça geniş bir yolda ilerliyorduk. Endişeyle yoldan geçmekte olanları inceledim: Hepsi maymundu. Dükkânının kepenklerini açmakta olan bir tüccar, bir tür bakkal gördüm; merakla dönüp geçmekte olan bizlere baktı: O da bir maymundu. Bizi geçen arabalardaki yolcular ve sürücülere dikkatlice baktım: Dünyadaki modaya uygun giyinmişlerdi ve hepsi maymundu. ”

Basit, etkili. Fakat aynı zamanda da muzip. Korkunun alttan alta yükselen bir gülümsemeyle, hatta belki de kahkahayla boğuştuğu bir ruh halinin tohumlarını atıyor kitaba.

Peki İkinci Dünya Savaşında Singapur’da Fransız casusu olarak görev yapmış ve iki yıl tutsaklık yaşamış bir adamın elinden çıkmış, yabancı bir diyarda tutsak düşmek üzerine bir öykünün gerçek korkuların tohumlarını da içinde barındırmaması mümkün mü? Değil. Nitekim avlanma, öldürülme, tutsak düşme gibi korkulara ilaveten, filme de hammadde olacak daha genel korkular da kendini gösteriyor kitapta: Ayrıcalıklı konumunu, “cinsinin” mevkiini yitirme korkusu. Harari’nin şempanzeye rakip olamayacak “tek insanının değil de öyküler etrafında organize olabilen “insanların korkusu. Doğanın özel/Tanrı’nın kutsal varlığı olmayabileceğimize dair o kesif korku.

Öte yandan, kahkaha da önemli. Üstelik sadece bir anlatıcı aracı olarak değil, bir öykü unsuru olarak da. Ne de olsa Boulle, kitabında “hayvanlar gibi ilkel” Soror insanlarını sadece dilden ve öyküden mahrum kılmamış. Kahkahadan da mahrum kılmış. Bu yolla da korkmanın hayvani içgüdülerin, gülmenin ise “akıl”ın hükümranlığında yaşadığını ima etmiş. Okur olarak, Soror’un ilkel insanından çalınmış kahkahaya, kaybetmekten korktuğumuz Prometheus ateşi gibi, sıkı sıkı tutunuyoruz. Bir taraftan belki cinsimizin dediğim dedik aksi goriller, orangutanlar ve entelektüel şempanzeler arasında “evcil hayvan” muamelesi görmesi içimizden türün kaderine dair bir “Yoo!” nidası koparıyor ama bir taraftan da “maymun oluşumuz”a (ya da “maymunun biz oluşu”na) dair ayrıntılı tasvirleri, ister istemez sırıtarak hazmediyoruz.

Filmin aksine kitaptaki “maymun medeniyeti”nin dünyadaki 20. yüzyıl Batı medeniyetine epey bir benzemesine ne demeli peki? Hiciv terazisinin bir kefesinde insanların ilkel köklerine ne kadar çabuk dönebileceğine dair bölümler varsa, öbür kefesinde ise “maymun toplumu”nun “modern insanın doğal ortamı”nda ve rollerinde anlatıldığı bölümler yer alıyor diyebiliriz mesela. Eh, insanların rolünü “maymun”ların bu kadar doğallıkla oynadığını okumak, oynanan roller üzerine bir şeyler söylüyor olmalı! Gorillerin kibirli çatışmacılığı, orangutanların otoriter bağnazlığı ve şempanzelerin kırılgan açık fikirliliği, toplumda görülen “politik meyil”lerin basit ama etkili karikatürlerini çıkarıyor. İnsanın “basit bir hayvan”a dönüşmesi bir yana, onun yerine yükselen türün de benzer bir medeniyet, benzer bir kültür inşa etmesi, hatta benzer hasletler ve toplumsal marazlar göstermesi ise, sadece olduğumuz varlığın değil, kurduğumuz medeniyetin kendisini de matah şeyler olarak göstermemek suretiyle, hiciv tahtasına bir iğne daha saplıyor.

Harari’nin penceresinden bakınca Boulle’unki bizi özel kılan tek yönümüzle, yani öykü kurgulama ve inanma yeteneğimizle yaratılmış, hiç de özel olmayabileceğimizi anlatan bir öykü. Kıl payıyla ne olabileceğimizin öyküsü; ve madem ki biz insanlar olarak yarattığımız gerçekliğe inanabilmek gibi insandışıvarlıklarötesi bir özelliğe sahibiz, bizim gerçeğimiz de. Yani bir bakıma, “şayet”le çalışan bir ayna.

Şempanzeler aynada kendilerine baktıklarını anlayabiliyorlar - aşağı kalmamak akıllıca olur.


İstanbul, 2015
1

Toygar Akman - Öbürgünkü Sibernetik


Dr. TOYGAR AKMAN

Kültür Bakanlığı Bilgi Toplumu Üstün Hizmet Ödülü Sahibi


Toygar Akman İstanbul’da doğmuştur. İlk yükseköğrenimine Sosyal Bilimler alanında başlamış ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. İkinci yükseköğreniminde Deneysel Psikoloji alanına geçmiş ve Prof. Peters yönetiminde doktora çalışmalarına yönelmiştir. Prof. Peters’in ülkemizden ayrılması üzerine, bu kez Prof. H. Ziya Ülkenin yanında ve Sistematik Felsefe kürsüsünde bilimsel çalışmalarını sürdürmüştür. Fizik Felsefesindeki çalışmalarını “Beşinci Boyut” tezi ile tamamlamış ve Doktor unvanını almıştır. Bu tezi ile “İnsanın” Şuuru, Sezgisi ve Tüm Bilgi Yapısı ile “Evrende Beşinci Bir Boyut” olduğunu, belirtmeye çalışmıştır. İstanbul Belediyesinde ve Renault−Mais şirketinde müşavir olarak çalışan Dr. Toygar Akman, Gayrettepe Mühendislik Mimarlık Özel Yüksek Okulu kapanıncaya kadar, Müdür Muavini olarak öğretim görevi yapmıştır.

Sibernetik ve Astro-Fizik Felsefesi üzerindeki araştırmalarını TÜBİTAK’ta, on yıl Bilim ve Teknik Dergisi’nde sürdürmüştür. Bugüne kadar 130 makalesi yayınlanmış olan Dr. Toygar Akman’ın yayınlanmış eserleri tarih sırası ile şunlardır.

Modern Fiziğin Getirdiği Realiteler ve Şuur Problemi (1960); Kâinatın Yaradılışı (Prof. George Gamow’un The Creation of the Universe adlı eserinin İngilizceden çevirisi, 1961); Elektronik Beyin (Piyes) (1963); Sibernetik Bilimde Devrim-Elektronik Beyin Hukukta Reform (1972); Otomasyon Sistemi ve Bilgi Bankaları (1975); Bilimler Bilim Sibernetik (1977-1982, üç baskı); Evren Boyutları ve İnsan (1978); Beşinci Boyut (1981); Dünyanın Sibernetik Oluşumu (1982); Sibernetik Yaratıcılık (1984); 2000 Yılına Doğru Sibernetik (1988); Datça Akşamları (1997); Çine Yolculuk (2000); Doğaya Kaçış (2000); Boyutlar (2003). Sibernetik, Dünü, Bugünü, Yarını (2003).

Dr. Toygar Akman, Sibernetik konusundaki bilimsel çalışmaları nedeniyle Kültür Bakanlığınca 1991 yılında “Bilgi Toplumu Üstün hizmet ödülü” ile ödüllendirilmiştir.

Toygar Akman evli olup, üç çocuk ve üç de torun sahibidir.


Kitabı Sunarken


Bugüne kadar, Sibernetik Bilim ve Teknolojisinin gelişmeleri üzerinde 120 makalem yanı sıra 12 cilt kitap yazmış ve konuyu ayrı yönlerinden ele alarak incelemeye çalışmıştım.

İlk önce, “Modern Fizikteki Gelişmeler” karşısında insanın, “Şuur” ya da “Bilinç”inin ne gibi aşamalar geçirmekte olduğunu belirtebilme çabasına girişmiştim. Bu nedenle, 1960 yılında “MODERN FİZİĞİN GETİRDİĞİ REALİTELER VE ŞUUR PROBLEMİNİ kaleme almıştım.

Almanya’ya yaptığım bir gezi sonunda, Berlin’de bana seyrettirilen “Modern Bir Opera’da, “Işık Uyumlarıyla Sahne Dönüşümlerinde Sibernetik Uygulaması” ile karşılaşınca, bundan çok etkilenmiş ve İstanbul’a döner dönmez ELEKTRONİK BEYİN adlı piyesimi yazmıştım. Bu piyeste, Elektronik Beyin Makinesini yaratan Bilgin ile Makinesi arasında süre gelen, “Karşılıklı Bilgi İletimi” arasında “Duygusal İletişimlerin”de meydana gelip gelemeyeceğine değinmiştim. Piyesim, İstanbul Şehir Tiyatroları Tepebaşı Bölümünde 1963 yılında temsil edilmişti. Bir anlamda “Sanatsal Sibernetik” konusunda Ülkemizde ilk örneği de vermiş oluyordum.

Sibernetik’in (Bir Bilgi İletimi ve Karar Verme Sistemi olan) Hukuk Bilimi ile yakın ilgisini dikkate alarak hazırladığım ELEKTRONİK BEYİN SİBERNETİK VE HUKUK 1971 yılında yayınlanmıştı.

1972 yılında yayınlanan SİBERNETİK, BİLİMDE DEVRİM − ELEKTRONİK BEYİN, HUKUKTA REFORM kitabım ise, bu araştırmanın daha geniş bir şekli olarak ortaya çıkmıştı.

Bu yayının arkasından 1975 yılında OTOMASYON SİSTEMİ VE BİLGİ BANKALARI basılmıştı. Bu kitabımda da “Otomasyon Sistemi”nin Sibernetik ile ilgisini belirtmeye ve “Bilgi Bankaları”nın ne gibi yenilikler getireceğine işaret etmiştim.

Bu her iki kitabım da Ankara’da “Bankacılık ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü” tarafından yayınlanmıştı.

Artık sıra Sibernetik’in tüm bilimleri etkileyen ve onların hepsinin üstünde birleştirici bir rol oynayan durumunu belirtmeye gelmişti. 1977 yılında BİLİMLER BİLİMİ SİBERNETİK yayına girmişti ve üst üste üç baskı yapmıştı. Sibernetik Teknolojisinin, tüm bilimlere yayılan bu ilginç “Boyut Yapısı” karşımda, “İnsan”ın ne durumda olduğunu gösterebilmek için yeniden insanın durumunu ele almam gerekiyordu. 1978 yılında EVREN BOYUTLARI VE İNSAN adlı kitabımı, 1981 yılında da BEŞİNCİ BOYUT adlı kitabımı, birbiri peşi sıra yayınlamıştım.

Sibernetik Biliminin, Astro-Fizik ile ilgili ilginç gelişmelerini, heyecanla izlemekte olduğumdan, bu konuda hazırlamakta olduğum DÜNYANIN SİBERNETİK OLUŞUMU adlı kitabım ise 1982 yılında basılmıştı.

Bu kitaplarım ise Milliyet ve Karacan Yayınları tarafından yayınlanmıştı. Bir yandan Bilim ve Teknik Dergisinde, diğer yandan da Bilgisayar Dergisinde ve konu ile ilgili diğer bilim dergilerinde araştırmalarımla ilgili makalelerim yayınlanırken, Sibernetik’in tüm Sanat Dallarıyla ilişkisini belirten SİBERNETİK YARATICILIK adlı kitabımı tamamlamıştım.

Bu kitabım da 1984 yılında Bilgi Yayınevi tarafından yayına girmişti. Bu yepyeni Bilim, bir yanda, insanlığın hizmetine ilginç “Otomasyon Sistemleri”, çeşitli “Elektronik Makineleri” ve “Kompüterler” sunarken, diğer yönden de beklenilmeyen bir gerilime de neden olmuştu. Hızla gelişen Sibernetik Teknoloji, Amerika Birleşik Devletleri ile (o tarihte büyük bir güç olan) Sovyetler Birliği, arasında “soğuk bir savaşın da doğması”na neden olmuştu.

Bunun en ilginç örneği ise “Uzay’da Sibernetik Savaş” olarak süre gittiği için, bütün bu durumları ve birbirinden ilginç gelişmeleri de belirtmem gerektiği kanaatine varmıştım.

Bu duygu ve endişelerle hazırlanan kitabım ise 2000 YILINA DOĞRU SİBERNETİK başlığı altında 1988 yılında İş Bankası Yayınları arasında yer alarak yayınlanmıştı.

Nihayet 2003 yılına geldiğimizde, son bir çaba ile derleyip hazırladığım “Euklidesten Günümüze Felsefe ve Bilim Dünya’sında BOYUTLAR” adlı kitabım yayınlandı.

O kitabı takiben de hemen bir ay sonra SİBERNETİK, DÜNÜ, BUGÜNÜ, YARINI adlı kitabım, Mart ayı içinde arka arkaya Kaknüs Yayınları tarafından yayınlandı.

Bütün bu yayınların sonucu, ÖBÜRGÜNKÜ SİBERNETİK’in nasıl olacağı? sorusunu da akla getiriyordu.

Böyle bir soruya karşılık verebilmek için, bu konuya yıllarını veren bir insan olarak, yeni bir kitap hazırlamam gerektiği, kanaatine vardım… Ancak, Sibernetik Bilim ve Teknolojisindeki gelişmeler, çeşitli çevreler tarafından ve öylesine değişik amaçlarda kullanılıyordu ki, “Öbürgünün Nasıl Bir Sibernetik Dünya Meydana Getireceği!” kesinlikle belirlenemiyordu.

Ortada olan gerçek şu idi ki: Sibernetik Bilim ve Teknolojisinin getirdiği “Küreselleşme”, bir tek ülkenin tekeline girmeye başlıyor ve “Amerika Birleşik Devletleri İmparatorluğu” her geçen yıl, daha da genişleme eğilimi gösteriyordu.

Bu durum, “Bilim Adamları” arasında büyük bir sıkıntı yarattığı kadar, Amerika ve İngiltere dışındaki “Avrupa ve Asya Ülkeleri” arasında da büyük endişeler yaratıyor ve aralarında yeni birlikler ve dostluklar kurmaya ve onları “Yepyeni Sibernetik Savunma Sistemleri Yaratmaya” yönlendiriyordu. Yoksa, bu teknolojinin insanlığın hizmetine sunduğu ilginç aygıtları yanında, Dünya’yı yok edebilecek yepyeni “Sibernetik Silahlar”la, “Korkunç Bir Savaş’la mı karşılaşacaktık?.. Sibernetik Gelişmeler, bu Ülkelere neler kazandırabilirdi? Amerikan İmparatorluğu karşısında ne derecede etkili olunabilirdi? Küreselleşme zorunluğuyla ortaya çıkan, yepyeni kıta birlikleri: “Avrasya”, “Okyanusya” ve “Afrika”nın yapacakları, Sibernetik Bilim Teknolojik Gelişmelerin Gücü, “Amerika” karşısında nereye kadar varabilirdi?

Ve… üzerinde yaşadığımız Dünyamız, bu güçler çatışması arasında, ne gibi bir durumla karşı karşıya gelebilirdi? İnsanlığı, nasıl bir son bekliyordu? Bütün bu soruların karşılıkları ise, ancak “Öbürgünkü Sibernetik” tarafından verilebilirdi.

Öbürgünkü Sibernetik çalışmaları, acaba “Dünyamızın Geleceğine İlişkin” ve “Tüm İnsanlığı Mutlu Kılabilecek” ne tür bir gelişme gösterebilirdi? İşte, kitabımız, bu konulara odaklanarak hazırlanmış ve çeşitli gelişmeler bir “Bilimsel Kurgu” (Scientifical Fiction) içinde gösterilmeye çalışılmıştır. Bilimsel Kurgu ya da İngilizce kısaltılmış biçimiyle “Science Fiction”, bazı çevrelerce bir “Peri Masalı” gibi kabul edilmektedir. Gerçekten de peri masalı gibi yazılmış olan böyle kitaplar vardır. Ancak onlar hiçbir zaman “Bilimsel Kurgu” ya da “Hayal Bilim” eseri olarak adlandırılmazlar. Çünkü tabanlarında “Bilgi” bulunmamaktadır.

Bir eserin “Bilimsel Kurgu” olabilmesi için, kesinlikle bilimsel verilere dayanarak hazırlanması ve bu “Bilgilerin Işığında Geleceğin Resmedilmesi” gerekmektedir

Bu konuda en büyük önder, hiç kuşku yok ki yaşadığı yılın, yüzyıl sonrasını görerek Hayal-Bilim eserlerini yazan Jules Verne’dir. Bu büyük deha, kendisinden yüzyıl sonra yapılacak denizaltının, planlarını çizmiş ve yine yüz elli yıl sonra bulunacak olan ve “Tepki Prensibi” ile çalışan “Füze” ile “Aya Yolculuğu” hayal edebilmişti.

Günümüzde ise bir fizikçi olan Arthur C. Clarke, “Uzay’da Haberleşme Uydusu”nun kurulacağını ve “Kompüterler Yönetiminde Uzay Yolculuklarının Yapılabileceğini”, hemen hemen yarım yüzyıl öncesinden görüp belirtmiş; hatta bu kitaplarından birkaç tanesinin filme alınmasını ve böylece de görsel biçimde bilgilerimize sunulmasını sağlayabilmişti. “2001 Uzay Yolu Macerası” ve “2010 Space Odyssey” filmleri ile diğer kitapları, bunun en belirgin örnekleri olarak önümüzde durmaktadır.

Bir Akademisyen olan Kurt Vonnegut ise, eleştirilerle bezendirdiği kitaplarında bir başka açıdan Elektro-Teknolojik gelişmelere değinmekte, adeta bir “Sibernetik Hiciv” örneği yaratmaktadır.

Biyokimya Profesörü Isaac Asimov, “Geliştirilmiş Kompüterlerin Yönetiminde Yepyeni Bir Dünya” ve “Yepyeni Planet Sistemi” kurulacağını; ilerideki bilgi alış-verişlerinin ise “Planetler Arası Kurulabileceğini” resmetmiş ve çeşitli kitaplarında bu konuları, değişik yönlerinden ele alarak işlemişti.

Astronomi Profesörü olan Carl Sagan ise “Uzay’da Yapılacak Bilgi AlışVerişi ve Yolculukların”, kitabının kahramanı olarak gösterdiği “Haddan” adını verdiği, bir Sibernetikçi Bilgin tarafından, düzenlenebileceğini, ileri sürmüştü.

Bütün bu örneklerin yanı sıra, “Matrix” adı ile yayına giren ve “Sibernetik Gelişmeleri” “vurdu-kırdı maceralarla karıştıran” filmi de görünce, “Öbürgünkü Sibernetik”in, (Peri masalları ya da polisiye maceralarla değil) ancak, bugüne kadar önümüze konulan “Bilimsel Veriler”den hareketle resmedilebileceği, kanaatine bir kez daha vardım. Bu kanaate uygun olarak da, kitabımı, bu duyuş ve düşüncelerle hazırlamaya giriştim. Halen yaşamakta olduğum 2003 yılı ortalarına kadar

− “Sibernetik Gelişmelerle” ilgili olarak benim saptayabildiğim ilginç durumları;

− Bu gelişmeye ilişkin “Bilimsel ve Politik Tartışma ve Çatışmaları”;

− Teknolojik Üstünlüğe Erişmiş Ülkelerin, hukuki değil, fakat fiili (de facto) bir durum yaratarak, bu bilimsel gelişmeyi, yalnızca “Kendi Çıkarları İçin Kullanma Girişimleri”ni;

− Bu güçlere karşı haklı bir savunma içine giren Diğer Ülkelerin, kendi teknik gelişimleri ölçülerinde ulaşabildikleri “Karşıt Teknolojik Buluş ve Aşamaları”nı;

− “Sibernetik Küreselleşme” yanında “Sibernetik Kutuplaşma”nın, gitgide daha da büyük bir hızla ilerlemesini;

− Astro-Fizik bulguların ise, yalnızca “Gezegenimiz” için değil, “Güneş Sistemimiz” hakkında da “Çok Kötümser Gelecekler” ileri sürmesini;

− Bu arada, “Çevre”nin daha da kirlenmesi ve “Dünya Yüzeyi”nin, gitgide daha da çok çoraklaşmaya doğru gitmesini;

− Çeşitli ülke Bilginlerinin, kişisel girişimleriyle “Gezegenimizi Kurtarma” yolundaki yetersiz ama ilginç buluş ve çabalarını; dikkate alarak

− “Öbürgünkü Sibernetik”in, önümüze neler serebileceği hakkında belirli fikirleri kafamda sıralayıp değerlendirmeye çalışmıştım…

İşte, bu bilgi birikimlerinin ve fikirlerin önderliğinde, bir “Bilimsel Hayal” (Scientifical Fiction) halinde bu kitap meydana geldi.

Kitaptaki kahramanların yaşantılarını, bu bilimsel bulgu ve verilerin ışığı altında geliştirerek, kendime göre bir senaryo ( ya da yeni bir Space Odyssey) halinde sunmaya çalıştım. Hemen belirteyim ki, kitapta sözü edilen Fizik, Astro-Fizik, Elektronik ve Sibernetik bulgular ve gelişmeler ile Biyolojik, Fizyolojik deneylerin, hepsi doğrudur ve bilimsel bulgulara dayanmaktadır. Bu nedenle de bölümlerin başlarına, bilgin ve filozofların görüşlerinden kısa alıntılar yapılmıştır.

Sibernetik Organizma yapımı konusundaki gelişmeler ise tarafımdan bir Bilimsel Kurgu içinde biraz geliştirilmiş ve kitaptaki kahramanlarla bütünleştirilmiştir.

Sonuç ise, tamamen benim kişisel bir görüşümden ibarettir.

Bu fikre katılır ya da katılmayabilirsiniz! Eğer katılacak olursanız, Dünyamızın kötü bir kader ile karşılaşması gibi bir durumun meydana gelmemesi için, tüm bilimsel uğraş ve çabalarınızı göstereceğinize ve sonucun değişmesinde çok büyük katkılar sağlayacağınıza inanıyorum.

Benim yaptığım şey: kafesi açmak ve kuşu uçurmak olmuştur.


İstanbul 2003

Toygar Akman

Bilibili Yavrucak, Zıbartan Teması © 2017 - 2020 Bilibililer