2

Thomas De Koninck - Yeni Cehalet ve Kültür Problemi



1. KRİZLER

Toplumlarımızda kendilerini gösteren ciddi krizlerin içinde en kolay seçilebilen şey kültürdür. Bununla birlikte, “dehşetle olan içlidışlılığımızın” insanlık için oluşturduğu, ve “mutlak yenilgi” olarak adlandırabileceğimiz şeyden önce kültürden yeniden söz etmek istemekte haksız değil miyiz? Çünkü “sanat, entelektüel uğraşlar, doğa bilimleri, sayısız derin bilgi biçimi zaman ve mekân içindeki katliam alanlarının ve Nazi ölüm kamplarının çok yakınında filizleniyordu. Eğitim ve siyasal pratik, Weimar’ın mirası ve birkaç metre ötedeki Buchenwald gerçekliği arasında ayrılma” olmadı mı? Auschwitz’in temsil ettiği kültür-sonrası, Dante’nin Cehennemini “toprağın üstüne” taşımadı mı? George Steiner’in, T. S. Eliot’un yine de dikkat çekici olan Notes towards a Definition of Culture denemesini, “problemle başa çıkmaktaki yetersizliği” nedeniyle kınadığını hatırlıyoruz. Kosova, Bosna, Ruanda, Cezayir ve aktüel dünyadaki birçok başka yer, bizi bugün yeniden “dehşetle içlidışlı” bir hale getirmedi mi? Bunun kanıtı, Adorno’nun Auschwitz’le ilgili olarak ortaya çıkardığı gibi, “çoğu zaman yalnızca bu konulardan söz eden birini bile -bunu ihtiyatlı bir şekilde yapmadığı ölçüde- sanki katillerin yerine o suçlu hale geliyormuşçasına, kendimizden uzaklaştırıyor” olmamızdır.



1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi metni ve sayısız ayrılığın ötesinde yol açtığı olağanüstü birlik, 20. yüzyılın en büyük kazanımlarıdır. Gerçekten de “insan soyunun tüm üyelerinden ayrılmaz olan onur ile onların eşit ve devredilemez haklarının tanınmasının, dünyada özgürlüğün, adaletin ve barışın temeli olduğu” kabul edilmiştir. Haklar zaten bölünemezdirler. İlk madde “insanların hak ve onur yönünden özgür ve eşit doğduklarını” belirtir. “İnsanlar doğuştan akla ve bilince sahiptirler, ve birbirlerine kardeşlik ruhu içinde davranmalıdırlar”. Elli yıl sonra bile, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu sözlerin her zamankinden daha acil olduğu iyice anlaşılmıştır. Buna karşın son derece şaşırtıcı olan, apaçık etkisiz oluşlarıdır. Uluslararası Af Örgütü’nün oluşturduğu suç listelerinin de gösterdiği gibi, aslında bu dünyada insan hakları giderek daha çok hiçe sayılmaktadır. Eğer Bildiri’nin ilkelerinin 140’tan fazla ülke ve bölgede ihlal edilmeye devam ediyor oluşu, bu ilkelerin bilinçlere hiç yerleşmediğini gösterir. Buna nasıl bir çare bulunabilir?

Üstelik, dünya aç uluslar ve bolluk içindeki uluslar olarak bölünmedi mi? Zengin ülkeler ve yoksul ülkeler arasındaki eşitsizliğe, aynı ülke içindeki açık toplumsal eşitsizlikler ve en dayanılmaz ayrımcılık biçimleri de eklenmektedir: “1,3 milyar insan yoksulluk içinde yaşamaktadır”; “800 milyona yakın insan doyasıya yiyememektedir” ve “gelişmekte olan ülkelerdeki çocukların üçte birinden fazlası beslenme bozukluğu ve kilo yetersizliğinden zarar görmektedir” (Michel Beaud). “1929 bunalımının en kötü günlerinde bile, ihmal edilenlerin sayısı bu kadar yüksek değildi. Eğer 20 milyon işsize, her türlü dışlanmış olanları da eklersek, bu sürekli yoksullaşan 50 milyon kişilik bir Avrupa nüfusu eden […] Bunlardan 10 milyonu yoksulluk sınırının altında yaşamak kaydıyla.” Bu eşitsizlikler günden güne artmaktadır. “Dördüncü Dünya” deyişi, bir yandan en az gelişmiş ülkeleri diğer yandan orta ya da yüksek gelirli ülkelerdeki aşırı yoksul bölgeleri adlandırmak için kullanılmaktadır. Azgelişmişlik ve çok gelişmişlik her yerde kabul edilemeyecek bir biçimde bir arada bulunmaktadır. Yeni eşitsizlikler, yeni marjinalleştirmeler, yeni aşırı yoksulluk durumları, ortaya çıktıkları yerlerde son derece aleni adaletsizlikler sergileyerek çok büyük kazançların kaynağı olan küreselleşme sürecine eşlik etmektedirler, öyle ki insanların temel gereksinimlerinden yoksun olduğu bu durumların ortadan kaldırılması mutlak bir önceliğe sahip olmalıdır.[18] Bundan çok uzakta bulunmaktayız. Günümüz dünyasında en kârlı “mal” ölüm silahlarıdır; teknokratlar bu silahların, bizzat bunları üretenlere karşı ve altına girdikleri borçla mahvolmuş Üçüncü Dünya ülkelerine satışını desteklemek gibi parlak bir fikre sahip olmuşlardır, çünkü benzer satın alımlar için borç almak gerekmiştir. Ayrıca öyle görünüyor ki, “dünyanın en zengin 3 insanının serveti, en yoksul 48 ülkenin, ki bu Dünya devletlerinin toplamının dörtte biridir, gayri safi milli hasılasının toplamından fazladır”. Gerçekte, “Birleşmiş Milletler’e göre, tüm dünya nüfusunun temel ihtiyaçlarını karşılamak için (besin, içilebilir su, eğitim, sağlık) dünyanın en büyük 225 serveti üzerinden, toplam zenginliğin % 4’ünden azını almak yeterli olacaktır”. Kıtlıkla ilgili olarak, 1998 Nobel ekonomi ödülü sahibi Amartya Sen, “korkunç açlık tarihindeki en dikkate değer noktalardan biri olarak, demokratik bir yönetim şekline ve nispeten özgür bir basına sahip olan hiçbir ülkede hiçbir zaman ciddi bir kıtlık meydana gelmemiş olmasına” dikkat çekmektedir.

“Adalet” en zenginlere bile olsa borçların (aşırı faizler de dahil) ödenmesini gerektirir, böylelikle zenginler daha da zenginleşeceklerdir. Ama aynı zamanda bunun, en yoksunlara aldırmadan, sert budama hareketleriyle yapılmasını mı gerektirir; “canı pahasına”mı zorlar? Bu “adaletin”, toplumsal adalet ve bizzat hakkaniyet üzerinde öncelik hakkı olacak mıdır? Şayet sonuçları işsizlik, adsız sefalet, toplumsal barışın, yani toplumun yok edilmesi olacaksa, bu adalet ne adına olacaktır? Bu şekilde, sözcüğün en basit anlamıyla, bizzat ekonomiye yardımcı olabileceğimizi mi sanmaktayız? Ignacio Ramonet problemi çok iyi özetlemektedir: “[…] Sözcüklerin ve şeylerin, bedenlerin ve ruhların, doğanın ve kültürün yaygın metalaştırılması, ki bu çağımızın temel özelliğidir, şiddeti yeni ideolojik düzenin merkezine yerleştirir.”

2. ÖZYIKIM

Diğer yandan, özyıkım olgusunun, göreli maddi bolluk içindeki toplumlarımızda en çok da Kuzey Amerika’da ve Avrupa’da, elbette yaşlı insanlarda, ama özellikle gücünü yitirmiş, idealden yoksun bir toplumun karşılığını hayatıyla ödeyen ve kınanması gereken gençler arasındaki artışı karşısında - uyuşturucu, şiddet, suç oranı, birçok simgesel intihar davranışı ya da kelimenin gerçek anlamıyla sadece intihar - yeniden kültürden söz etmek istemekle çok mu haksızlık ediyoruz? Bu daha çok eğitimciler ya da ebeveynler için - ki hepimiz uzaktan ya da yakından öyleyiz -, acil bir problem oluşturmuyor mu? “Kültür”, ne vahşeti ne ekonomik, toplumsal ve siyasal yıkımları ne de bizim toplumlarımıza özgü bu son kötülükleri engellemeyi başaramadığına göre, kültürle uğraşmak kaçma ve sorumsuzluk anlamına gelmiyor mu?

Bununla birlikte, tam anlamıyla ve yalnızca hesap açısından, dar görüşlü “pragmatikler” bile (Tırnak işareti içinde: Gerçekler söz konusu olduğunda tam zıttırlar), örneğin, aşırı uyuşturucu kullanımının beraberinde getirdiği ekonomik maliyetlerdeki baş döndürücü artışa karşı duyarlı olmalı ve uyuşturucu kullanımlarının nedeni konusunda kendilerini sorgulamalıdırlar. Biliyoruz ki en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde, AIDS daha çok eroin kullanıcılarının damar içi iğneler için kullandığı hastalıklı şırıngalarla geçmektedir. Değerli biyolog-hekim Lewis Thomas’ın saptamasına göre, söz konusu olan milyonlarca insanın, çoğunlukla da gençlerin bakımı, “uzun dönemler, aylar, hatta yıllar boyunca tıbbın ulaşabileceği en ileri ve en pahalı teknolojileri; yavaş, acılı ve (olaylar bu durumdayken) büsbütün kaçınılmaz ölümleri” zorunlu kılacaktır. […] [Ve ekler] “Ülke için, bu kadar büyük sayıda genç yurttaşımızın boşu boşuna kaybedilmesinin, büyüklüğünü salt mali açıdan bile kestirebilecek durumda değilim”; ki buna, yargı, “ceza mahkemesi”, kurumlar düzeyinde doğan büyük bedeller -başka bir şeyden anlamayanlar için hâlâ yalnızca dolar olarak- de eklenmektedir. Gerçek pragmatizm  (bir kez daha, yalnızca parasal yönden bakan dar görüşlü yöneticininki de olsa), Lewis Thomas’ın belirttiği gibi, “Toplumlarımızda, birçok genç insanımızı, bu toplumdan (intihara değinmeden) özellikle uyuşturucular yoluyla kaçma denemesine sürüklenmeye itecek kadar kötüye gitmiş olan şeyler nelerdir?” sorusunun cevaplanmaya çalışılmasını gerektirir. Toplumdaki böyle bir patolojiyi ve özellikle de gençlerdeki böyle bir dramı neye bağlayabiliriz?

Kabul etmek gerekir, “her bireyin içindeki evrenseli öldürmekten zevk alan bir toplumda yaşıyoruz” ve “intihara eğilimli olanı intihara sürükleyen” işte bu katildir. John Maynard Keynes’in İstihdam, Faiz ve Genel Para Teorisi’ndeki ünlü vargısının da gösterdiği gibi, çoğu zaman onların habersiz olmalarına karşın, insanları yaşattığı kadar öldüren de bizzat düşüncelerdir, bunu ne kadar söylesek azdır:

Ekonomi ve politika filozoflarının, doğru ya da yanlış, düşünceleri, genelde düşünüldüğünden daha önemlidir. Doğruyu söylemek gerekirse, dünya neredeyse yalnız onlar tarafından yönetilmektedir. Öğretilerin etkilerinden tamamen kurtulmuş olduklarını sanan işadamları, çoğu zaman bazı eski ekonomistlerin köleleridirler. Gaipten sesler duyan etkili deringörücüler, birkaç yıl önce bazı orta halli Fakülte yazarlarının akıllarına gelen ütopyaları yaymaktadırlar. […] Er ya da geç, kötülük için olduğu kadar iyilik için de tehlikeli olanlar, oluşan çıkarlar değil, düşüncelerdir.

2 yorum:

Bilibili Yavrucak, Zıbartan Teması © 2017 - 2020 Bilibililer